18 Nis 2009

GülAyet:  O diridir. O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. O halde sadece Allah’a (c.c) itaat ederek (samimi olarak) O’na ibadet edin. Hamd, Âlemlerin Rabbine mahsustur. (Mü’min:65)

Hadis:“Birbirinize yiyecek hediye edin. Bu rızkınızda genişlik hasıl eder.” (Kütüp-i Sitte)

Dua: “İlahi! Günahkarların yüzlerinden tanınacağı, saçları ve ayakların tutulacağı günde senden aman diliyorum” (Hz. Ali (R.A.))

18 Nis 2009

gul_kucukAyet:  “O, Güneşi bir ışık (kaynağı), Ayı da bir aydınlık (kaynağı) kılan, yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için ona menziller takdir edendir…” (Yunus:5) 

Hadis:“Hakkında bir çok insanın aldandığı iki nimet vardır: Sıhhat ve boş vakit.” (Buhâri)

Dua: Yâ Rabbî, bizi bu yeni seneye kavuşturdun, sağlık afiyetler de ihsan eyledin; teşekkürler ederiz. Fakat biz aciz bir mahlukuz, bu şeytanın ve nefsin hakkındab gelemeyiz… Bu ikisinin şerrinden Sen bizleri muhafaza eyle! (M. Zahid Korktu)

14 Nis 2009

“Allah’tan başka her şeyi kazanmak hiçbir şey kazanmamaktır” *

ESMA-İ HÜSNA

İslam dininin telkin ettiği yüce Yaratıcının öz adı, her hangi bir sözlük manası taşımayan “Allah” kelimesidir. Bunun dışında O’nu tanıtıp hatırlatacak isimler bizzat Kur’an’da “Esma-i Hüsna” olarak belirlenmiştir:”En güzel isimler O’nundur (Allah’ındır)” (el-Haşr, 24). İsmin çoğulu olan esma ile “güzel, en güzel” anlamındaki hüsna kelimelerinden oluşan “Esma-i Hüsna” terkibi Allah’ın güzel isimleri demektir. Kur’an ve Sünnet’te Allah’a nisbet edilen isimleri ifade eder.

İlahi isimlerin güzellikle nitelendirilmesinin sebeplerini Ebu Bekir İbnü’l-Arabi şöyle sıralamaktadır:

  1. Esma-i Hüsna Allah hakkında yücelik ve aşkınlık ifade eder ve kullarda saygı hissi uyandırır.
  2. Zikir ve duada kullanılmaları halinde kabule vesile olur ve sevap kazandırır.
  3. Kalplere huzur ve sükun verir, lütuf ve rahmet ümidi telkin eder.
  4. Bilginin değeri bilinenin değerine bağlı bulunduğu ve bilinenlerin en şereflisi de Allah olduğu için esma-i hüsna bilgisine sahip olanlara bu bilgi meziyet ve şeref kazandırır.
  5. Esma-i Hüsna Allah için vacip, caiz ve mümteni olan (sırasıyla: Allah için zorunlu olan, olup olmaması mümkün olan ve Allah için asla düşünülemeyecek olan) sıfatları içermesi sebebiyle O’nun hakkında yeterli ve doğru bilgi edinmemize imkân verir.

Allah’ın isimlerini kesin hatlarla birbirinden ayırmak ve tam bir taksimata tabi tutmak mümkün değildir. Çünkü iç içe daireler gibi isimleri de birbirine mütedahildir, birbiriyle irtıbatlıdır.

Esma-i Hüsna’yı Bilmenin Önemi

HatHer şeyden önce, inanan ve inandığına ibadet etmek isteyen insan için Allah’ın bazı sıfatlarla nitelendirilmesi kaçınılmaz bir ihtiyaçtır. Çünkü bilinmeyene tapınmak mümkün değildir. Esma-i Hüsna bilgisi hem biz kullarına Allah’ı tanıtması hem de Allah-âlem ilişkisine ışık tutması açısından önem taşımaktadır.

Doğru bir Allah bilgisi insanı kendi zihin âleminde bütün evhamlardan, her çeşit hurafelerden ve batıl faraziyelerden kurtarır. Allah hakkındaki bilgisini kendi faraziyelerinin yerine bizzat Yaratıcıdan gelen tartışmasız hakikatlerle temellendiren insan zihinsel ve ruhsal bir berraklığa kavuşur. İnsan yaratıcısını sadece aklıyla bilmekle yetinmemekte gönül hayatı bakımından da O’nunla münasebet kurmak ihtiyacı hissetmektedir. Bu münasebetin sağlanmasında da Esma-i Hüsna’nın vazgeçilmez bir rolü vardır. Hz. Peygamber’den rivayet edilen dua metinlerinde de Esma-i Hüsna’nın çokça yer alması dikkat çekicidir. Ruh kemale âşıktır. Bir şeyin kemalini öğrenince hemen oraya akıverir ve gördüğü kemalin kuvvetine göre bir zevk duyar. Allah Teala’yı bilmek onun isim ve sıfatlarını öğrenmekle olacağı gibi O’nu sevmek de bütün mükemmelliklerin ancak Allah’ta bulunduğunu bilmekle mümkün olur.

Velhasıl Esma-i Hüsnayı öğrenmekle Allah bilgisi kazanılır. Allah bilgisi, Allah sevgisinin tohumudur. Bu tohumdan bir gönüle düştüğünde filizlenir, şevk ve muhabbet ağacı biter. Bu ağacın meyveleri kalpte, ruhta, elde, ayakta, gözde, kulakta, insanın bütün maddi ve ruhi varlığında belirir ve olgunlaşır. Bu meyveler Yaratana hürmet, yaratılmışlara merhamet, kötü huylardan azat, güzel huyları iktisap, hak uğrunda her türlü fedakarlığa katlanmak..gibi samimi meziyetlerdir.

Esmâ-i Hüsnâ ile ilgili olarak Peygamber Efendimiz Buhârî ve Müslim’de rivayet edilen bir hadis-i şerifte: “Allah’ın 99 ismi vardır. Kim bunları ezberleyip benimserse (metnin orjinalinde: ihsa etmek) cennete girer” buyurmuştur.

İhsa kelimesinin buradaki anlamı üzerinde Buhari’den itibaren önemle durulmuş ve kelimenin “saymak, ezberlemek, anlamak” şeklindeki sözlük anlamının ötesinde bir mana taşıdığı görüşü ağırlık kazanmıştır. Öyle anlaşılıyor ki bu kelime “İslam’ın uluhiyyet inancını naslara başvurmak suretiyle tesbit edip anlamak, benimsemek ve bu inanca uygun bir ruhi yetkinlik kaydetmek” anlamını içermektedir

Hadis-i şerifte esma-i Hüsna sayılırken “Allah” isminden sonra “Er-Rahman” ismi gelmeyip araya “ellezî lâ ilâhe illâ hû” (“kendisinden başka hiçbir ilah olmayan”anlamında) kelime-i tevhit eklenmiştir. Bunun hikmeti her şeyden evvel Allah’ın birliğini tespit etmek ve arkasından gelen her ismin anlamıyla bu hakikati her bakımdan müdellel hale getirmektir. Kelime-i tevhitten sonra gelen doksan sekiz isimden her biri Lafza-i Celale’ye birer sıfat olmuştur.

Bu isimler, bir ism-i cami olan (:diğer bütün isimlerin manalarını kendinde toplayan) lafza-i celaldeki icmali tafsil etmekle beraber Allah’ın varlığına ve birliğine birer delil, birer burhandır. Bu kadar delil ve burhanla bu yüce hakikatin zihinlerde kuvvetlenmesi ve muhkemleşmesi istenmiştir. Ruhları öldüren manevi birer hastalıktan başka bir şey olmayan küfrün, inkarın, şirkin ve bunlardan doğan bütün kötü huyların tedavisi için bu mübarek isimlerden her biri ayrı ayrı birer şifadır.

Hadis-i şerif’te sayılan isimlerden doksan üçü Kur’an-ı Kerim’de yer almış, diğer altı ismin ifade ettiği manalar ise başka kelimelerle yine O’na izafe edilmiştir. Bu liste İslam dünyasında meşhur olmuş, dua ve niyaz amacıyla okunmuş, esma-i hüsna telif türünün planını oluşturduğu gibi hat sanatının da bir konusu haline gelmiştir.

Hazreti Peygamber bir münacatında Allah’a ait isimlerin bilinme derecelerini sayarken sonuncu derece olarak “yahut gayb ilminde bırakıp kendin için tercih ettiğin isimlerin” demek suretiyle bilmediği ilahi isimlerin de bulunduğuna işaret etmiştir.

Doksan dokuz isimden oluşan Esma-i Hüsna listesi sevgi ile korku, lütuf ile kahır açısından incelendiği takdirde görülecektir ki bunlardan sadece dört beş tanesi sevgi ve lütufla yorumlanmaya müsait değildir. Canlı ve cansız tabiatta gözlenen ve karşılıklı etki-tepki içinde büyük bir mekanizmanın bir parçasını oluşturan bu dengeyi kurup sürdüren yüce yaratıcıyı bundan dolayı korku ve kahr kavramlarıyla nitelendirmek isabetli değildir.

Devamını oku…

14 Nis 2009

Bir Gecenin Nuru

gecenin_nuruÂlemlere rahmet” olarak gönderilmiş (Enbiya, 107) bulunan Peygamber Efendimiz’in dünyayı teşrifleri Müslüman milletlerin edebiyatında olduğu gibi bizim edebiyatımızda da –pek tabiî olarak- ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Peygamber sevgisini terennüm eden eserler ve mısralar, onun doğum gecesine (leyle-i mevlidi’n-Nebî)yönelik duygularla başlar. Bu cümleden olmak üzere İslâm dünyasını acı-tatlı tüm gerçekleriyle kucaklamış, mustarip ve mücahit ruhunda değerlendirmiş, üstelik de hissettiklerini şiire dökerek herkesle paylaşmış olan merhum Mehmed Âkif Ersoy’un, Mevlid Kandili (Kutlu Doğum) ile ilgili yazdıklarını bir arada görmek ve okumak her halde her Müslüman için memnuniyet vesilesi olacaktır. Bu düşünceden hareketle İslam dünyası için inançla ve tam bir ustalık ve uzmanlıkla/hazâkatle yazılmış reçete niteliğinde olan Safahat’ını gözden geçirdik. Âkif merhumun, konuyu beş kez şi’rine mevzu ettiğini, “bir gecenin nuru”ve “şer’i mübîn” ifadeleriyle Hz. Peygamber’i ve İslâm’ı ortak vurgu olarak öne çıkardığını gördük. Bu yılki Kutlu Doğum kutlamalarına ede-bî bir neşve ve renk katmak amacıyla Âkif merhumun Safahat’taki sözünü ettiğimiz beş şiirini kronolojik akış içinde bir arada değerlendirmek istedik.

Hemen işaret edelim ki Âkif, bir mevlid yazarı değildir, ama Safahat’ı bu görevi de yerine getirmektedir. Çünkü Peygamber Efendimiz’i çok değişik yönleriyle anlatan ve muhtelif hadislerinden hareketle meselelere ışık tutan mısralar Safahat’ı doldurmaktadır. (“Safahat’ın Hadis Zemini” üzerinde yapılacak bilimsel bir araştırma, her hâlde bu konuda tam bir aydınlanma sağlayacaktır.) Zaten Kitap ve sünnet, İslâmî Türk Edebiyatı ürünlerinin vazgeçilmez ortak iki ilham/esin kaynağıdır.

Şiirler ve kısa açıklamaları Âkif, konuyla ilgili ilk şiirini 1910 yılında, doğrudan o kutlu geceye hitaben yazmıştır: Leyle-i Mevlidi’n-Nebî (aleyhisselâm) Zulmette kalan zemîn-i şark’a Saçtın yeniden semâ semâ nûr; Bir feyz-i azîm var ki sende Hayrân ona bin sabâh-ı mahmûr! Ey leyl devâm edip gideydin: Ferdâyı da nûra kalbedeydin! (Sırât-ı Müstakîm, c.4, no. 81, s. 41. 12 Rebiüvvel 1328/24 Mart 1910. Manzume, derginin 1. sayfasında imzasız olarak yayımlanmıştır.) Âkif, bu manzumede henüz tam olarak uyanmamış bin sabâh-ı mahmûr’un hayran olduğu o büyük ihsan/bağış ve bereket gecesinin (bin aydan daha hayırlı Kadir Gecesi’ni hatırlatan bir anlatım akışı içinde) sürekli olmasını, tüm yarınları aydınlatmasını dilemektedir. Zira şark’ın /Doğu’nun ve tabiî dünyanın içine düştüğü karanlıktan (zulmet) kurtulmasına kutlu doğumun nuru sebep olmuştur. Gelecek günlere de aynı gecenin nuru gereklidir. Bunun yolu ise böyle bir gecenin sürekliliğini temennî etmektir. Âkif’de bunu yapmıştır. Her gecenin kutlu doğum gecesinin devamı olmasını dilemek. İşte alkışlanacak temiz bir yürek. İşte “âmin” denecek güzel bir dilek. Zira Mevlid gecesinin dünyaya tuttuğu ışık ve kazandırdığı nûra tüm zamanların ve bütün insanların gerçekten ihtiyacı vardır. Mümin Âkif, o gecenin nurunun sürekliliğini dileyerek, o gecede olup bitenin, kutlu doğumun gerçek mana ve önemini dikkatlere sunmuş olmaktadır. Bir yıl sonra (1911) Âkif, kutlu doğum gecesini bir soru ile selâmlamaktadır. Bu kez biraz kötümser bir tabloyu itiraf ve tespit anlamına gelen ve yine sürekliliği içeren kısa bir dua ile sözlerini bitirmekte, bize de duasına “âmin” dedirtmektedir: Leyle-i Mevlidi’n-Nebî (s.a.s.) On dört asır evvelki meşîmen senin ey leyl, Bir nûr-i semâ-pâre doğurmuştu, değil mi? Âğûşunu bir aç: Görelim tayfını olsun… Sînende nihandır, sanırım, yâd-ı yetîmi. Yâ Rab, o harîminde yüzen dürr-i yetimin Tâ haşre kadar şer’i yetîm olmasın… Âmin! (Sı-rât-ı Müstakîm, c. 6, no. 132, s. 17. 14 Rebiüvvel 1329/16Mart 1911. Manzume, derginin 1. sayfasında imzasız olarak yayımlanmıştır.) Bugün artık “on beş asır” demek lâzım gelen (Çünkü bu şiirin yazıldığı tarihten hicrî takvimle 97 yıl geçmiştir) bir zaman dilimi öncesinde kutlu doğumun gerçekleştiği gece/mevlid gecesi, semâ/ay parçası bir nurun doğumuna sahne olmuştu. Âkif, işte bu geceye seslenerek “kucağını aç da onurun hayalini olsun görelim; çünkü eşsiz hatırası sende, sînende gizlidir” demektedir. Daha sonra, o günlerde gelişen olaylardan duyduğu endişeyi bir dua cümlesiyle dile getirmekte, dikkatleri kutlu doğumun bereketine, İslâm’a çekmektedir:“Ya Rab, harem dairende bulunan, rahmet ve hıfz u emân deryanda yüzen o eşsiz inci Hz. Muhammed’in getirdiği din, tâ haşre/kıyâmete kadar yetîm/öksüz olmasın.” Çünkü Âkif’e göre kutlu doğum, İslâm ile, İslâm’ın yaşandığı sürece gerçek anlamını ispat etmiş olacaktır.(şiirdeki yâd-ı yetîm, dürr-i yetîm, yüzmek, yetîm olmak gibi ifadeler arasındaki lâfız ve mana ilişkisi dikkatten kaçırılmamalıdır.) İki yıl sonra (1913) Âkif, gelişmelerden duyduğu üzüntüyü/hüznü başlığa çıkarmaktan çekinmemiştir: Pek Hazin Bir Mevlid Gecesi(12 Rebiülevvel 1331/18 Şubat 1913).

 

gecenin_nuru2Yıllar geçiyor ki, yâ Muhammed,

Aylar bize hep Muharrem oldu!

Akşam ne güneşli bir geceydi…

Eyvâh, o da leyl-i mâtem oldu:

Çiğnendi harîm-i pâk-i şer’in;

Nâmûsa yabancı mahrem oldu!

Beyninde öten çanın sesinden

Binlerce minâre ebkem oldu.

Allah için, ey Nebiyyy-i ma’sûm,

İslâm’ı bırakma böyle bîkes,

İslâm’ı bırakma böyle mazlûm.

 (şiir, 14 Rebiülevvel1331/20 Şubat 1913 tarihli Sebîlürreşad’da yayımlanmıştır.)2, 7 ve 14 Şubat 1913 günlerinde sırasıyla Beyazıd, Fatih ve Süleymaniye camilerinde va’z ederek (Bu vaazların içeriği için bk. E. Düzdağ, Mehmed Âkif Ersoy, s. 42 Kaynak Yayınları, İstanbul, 2004) birlik beraberlik çağrısı yapan Âkif, 8 Ekim 1912’de başlamış olan Balkan Harbi mağlubiyetinin acılı günlerinde bu şiiri yayımlamıştır.

 Mümin gönlünün mağlûbiyet karşısında duyduğu üzüntü ve kırgınlığı, Kerbelâ faciasının sebep olduğu on Muharrem matemiyle birleştiren Âkif, uzun bir süreden beri ayların Muharrem gibi yaşandığını, aydınlık gecelerin bile artık matem gecesi olup çıkıverdiğini, mazlum Müslümanların yaman ve dayanılmaz bir elemi paylaştığını yanık bir anlatım örgüsü içinde Hz. Peygamber’e arz etmektedir. Sonra da dinin tertemiz bünyesinin çiğnendiğini, yabancıların mille-tin iffet ve namusuna musallat olduğunu, çan seslerinin ezân-ı Muhammedî’yi bastırıp minareleri susturduğunu çok açık bir şekilde dile getirmektedir. Bu acıklı durum karşısında mevlid kandilinin nuru Hz. Peygamber’e, “ey Nebiyy-i ma’sum, Allah için İslâm’ı, Müslümanları böyle kimsesiz ve mazlum bırakma!” niyazında bulunmakta, buhranlı zamanlarda yapılması gerekenlerin bir örneğini sunmaktadır.Âkif merhum konuya ait dördüncü şiirini, uzunca bir aradan sonra (1928) Mısır’da (Hilvan) bulunduğu yıllarda “Bir Gece” başlığıyla, o bir gecenin nurunun serüvenini ya da kutlu doğumu sonuçlarıyla anlatan ve herkesçe bilinen gerçekçiliği ve konuyu damarından yakalayan ifadelerle kaleme almış ve âdeta kutlu doğum etkinliklerine bir proğram sunmuştur: Hz. Peygamber’i, evet sadece onu, dünyaya ve insanlığa kazandırdığı üstün değerler sistemi İslâm’ı ve İslâm Medeniyeti’ni anlatmak…

  Devamını oku…

05 Nis 2009

Peygamber

Sen, fikir kadar güzel;

Ve tek, birden daha tek!

Itrını süzmüş ezel;

Bal sensin, varlık petek…

Sensin ölüme hisar;

Bâkisi hep inkisar..

Sar bizi, çepçevre sar,

Rahmet rüzgârı etek!..

Necip Fazıl KISAKÜREK  Çile’den (1958)

Nur

05 Nis 2009

NUR

Yok bile yokken O vardı;

O bir nur… Ki mutlak saffet.

Âdem, Allah’a yalvardı;

O nur için beni affet!

Âdem’in alnında bir nur;

Derken öbür Peygamberde.

Âyet ki, çıplak okunur;

Ne bir harf, ne zarf, ne perde.

Geçti bilmem kaç nesilden,

O nur, İlâhi daire…

İbrahim’den İsmail’den,

Vesaire vesaire…

O nur, o nur, elde sancak;

Aktarılır, nebî nebî.

Bir beklenen var ki, ancak,

Nurun ezelden sahibi…

Nur sırdır, ışık üstü sır;

Vurduğu eşya gölgesiz.

Onsuz insan kör ve sağır;

Ülkeler onsuz, ülkesiz.

Son Peygamber, son Peygamber!

İlk olunca sona geldi.

Nur, fezayı tutan çember,

Ondan gelip O’na geldi.

Necip Fazıl KISAKİREK Esselâm’dan

05 Nis 2009

BÜTÜN KAPILAR KAPANSIN; YALNIZ…

Üzerlerinde ağır bir hâlsizlik, yine en yakınlarından iki Sahabînin kolunda, Mescide girdiler, minbere çıktılar:

« – Allah, kullarından birini, dünya ile kendi yakınlığı arasında serbest bıraktı; kul da Allah’ı seçti. »

Ebu Bekr ağlıyor:

- Anam, babam, her şeyim sana feda olsun, ey Allah’ın Resûlü…

Sahabîler, haşyet ve dehşetle birbirine bakışırken, Allah’ın Sevgilisi devam ettiler:

« – Sohbetiyle, sevgisiyle, malıyla, canıyla bana insanlar içinde en büyük yardımcı Ebu Bekr oldu. Eğer dünyadan bir dost seçmek gerekseydi, Ebu Bekr’den başkasını bulamazdım. Fakat onunla aramdaki, sadece İslâm kardeşliğidir. »

Ve heybetler içinde ilâve buyurdular:

« – Bugünden sonra Mescide açılan kapıların hepsi kapansın, yalnız Ebu Bekr’inki açık kalsın! »

Son emanet de Ebu Bekr’e verilmiş oluyordu.

« – Ey nâs! Kimin arkasına vurdumsa, işte arkam, gelip vursun! Kimin benden alacağı varsa işte malım, gelip alsın! »

Öğle namazı kılındıktan sonra yine minbere çıkıp aynı sözü tekrarladılar:

« – İşte arkam, işte malım.»

Üç dirhem alacak iddia eden biri çıktı. Hemen ödediler.

Arap Yarımadasında tek müşrik bırakılmamasını ve elçilere saygı gösterilmesini emir buyurdular.

« – Allah’a ısmarladık…»

Ve Hazret-i Âyişe’nin hücresine döndüler.

Çöle İnen Nur’dan

(Hz. Peygamber’in son günlerinin anlatıldığı bölümden…)


Onun kaleminde Hz. Muhammed (sav) yerine Peygamber, Allah Rasûlü, Gaye İnsan, Ufuk Peygamber, Rasûlullah gibi hitaplar vardır. Peygamber’e ismiyle hitap etmeme noktasındaki bu özen Çöle İnen Nur’da daha da yoğunlaşmakta ve alıntı veya aktarım cümlelerinde dahi “Muhammed” yerine “M……..” şeklinde bir ifadenin kullanıldığı görülmektedir. Elbette ki bu tutum Necip Fazıl’ın Hz. Peygamber’e duyduğu sevgiden öte büyük saygıyla alakalıdır.

Başta şiir olmak üzere edebiyatın birçok türünde verdiği eserlerle ve fikrî mücadelesiyle 20. yüzyıl Türk edebiyatında ve fikir hayatında oldukça önemli ve etkin bir konuma sahip olan Necip Fazıl’ın belki gözden kaçan, belki de hayatının ve siyasî mücadelesinin gölgesinde kalan bir hususiyeti de onun son asır edebiyatımızda Hz. Peygamber’i konu alan önemli kalemlerden biri oluşudur.

Müslüman bir hayat görüşünü benimsediği 1930′lu yılların ortalarından vefat ettiği tarih olan 1983′e kadar geçen yarım asırlık bir dönemde altmışın üzerinde edebî ve fikrî eser kaleme alan ve bu eserlerinin büyük çoğunluğunda İslam düşüncesini konu edinen Necip Fazıl’da Allah Rasûlü’ne olan sevgi ve bağlılık da üst seviyededir. Şairin, şiirlerini topladığı Çile adlı eserinde Peygamber, Allah’ın Sevgilisi, Ölçü, O, Rütbe gibi Hz. Peygamber’e yazılmış müstakil şiirler mevcuttur. Bunun yanı sıra bazı şiirlerinde de tematik bağlamda olmasa da Hz. Peygamber ismen yer almakta veya O’na atıflar yapılmaktadır.

Necip Fazıl’ın Hz. Peygamber’den bahseden bu şiirlerini iki temel planda değerlendirmek mümkündür: Hz. Peygamber’in vasıflarını ve kişiliğini övenler ve şairin Peygamber’e olan sevgisini ve bağlılığını ifade edenler. Fakat bu yaklaşımın bu şiirleri kategorize etmek maksadı gütmediğinin ve zaten şiirlerin de böylesi bir kategorizasyona müsaade etmediğinin de altını çizmek gerekmektedir. Çünkü bazı şiirlerde bu iki anlam katmanının bir arada yer aldığı da görülmektedir. Mesela Rütbe şiirinde şair;

“Düşünün, ben ne büyük rütbeye tutkuluyum!

Çünkü O’nun kulunun kölesinin kuluyum!”

derken hem Hz. Peygamber’in şahsına övgüde bulunmakta hem de kendisiyle O’nun arasındaki irtibatı (yani O’na olan bağlılığını) ve bu bağın kendisine kazandırdığı pâyenin büyüklüğünü dile getirmektedir. Yine Peygamber’i konu alan Ölçü şiirinin ilk mısraında Allah Rasûlü’nü “Müjdecim,Kurtarıcım, Efendim, Peygamberim;” hitabıyla anan şair, ikinci mısrada “Sana uymayan ölçü hayat olsa teperim” diyerek O’na olan sadakatinin derecesini ifade etmektedir.

Çile’deki bu şiirlerin dışında Necip Fazıl’ın Hz. Peygamber’in hayatını konu edinen ve müstakil bir kitap olarak basılan manzum bir eseri daha vardır. “Esselâm” adını taşıyan ve bir “mevlid denemesi” şeklinde değerlendirilebilecek olan bu eserinde Necip Fazıl, Hz. Peygamber’in dünyevî ömrünün 63 yıllık bir süreyi kapsamasından ilhamla 63 manzumede O’nun hayatının belli başlı noktalarını anlatmaktadır. Kitaba yazdığı Takdim yazısında eserini

“Umulur ki; bir gün Türk edebiyatı, bu eseri, yeni zamanların İslâmî tahassüste ilk temel kitabı saysın… Ve destanlık çapta cehd sarfetmenin ne demek olduğu bu vesileyle görülsün…”

şeklindeki ifadelerle tanıtan şair diğer taraftan eserinin Mevlid gibi kutsiyet atfedilerek okunması ihtimalinden de ürkmektedir. Ayrıca bu eser 1973 yılında kurulan Büyük Doğu Yayınları‘nın da birinci kitabı olarak yayınlanmıştır. Tüm bunlardan anlaşıldığı kadarıyla Necip Fazıl, Esselâm’a çok büyük önem vermektedir. Zira kendi ifadesiyle “bu eser, hasret derecesini termometrelere ifade ettirmekten aciz olduğu bir ruh çilesi içinde yazılmaya başlan[mış]” ve “belki daha yakıcı bir çile dürtüşüyle tamamlan[mıştır].”

Esselâm’ın başarısızlığı karşısında Çöle İnen Nur’un başarısının sebeplerinden birinin de yine bu ifade serbestliği olduğu söylenebilir. Esselâm’ın manzum bir eser oluşu ve belli kalıplar dahilinde yazılması zorunluluğu Necip Fazıl’ın anlatımını belli noktalarda sınırlamış, hatta yer yer zorlamıştır.

Necip Fazıl’ın çok ses getireceğini umduğu bu eseri ne yazık ki şairin beklediği ilgiyi görmemiş ve Necip Fazıl külliyatı arasında en az basılan kitaplardan biri olarak kalmıştır. Hatta şair vefatından kısa bir süre önce kendisiyle yapılan bir söyleşide bu ilgisizliğe şu cümlelerle feryad etmiştir;

“Benim bir eserim var, Esselâm diye. 63 parçadan ibaret. Resulullah’ı anlatıyor. Zaten hayatı da 63 sene. Nerde bu Müslüman nesiller, tahassüsü seven nesiller…”

Esselâm’ın yaşadığı bu talihsizliğe karşın Necip Fazıl’ın Peygamber’in hayatını konu edinen diğer bir kitabı “Çöle İnen Nur” ise ciddi bir okur ilgisine mazhar olmuş ve edebiyatımızda bu konuda yazılan eserler içinde zamanla kendine önemli bir yer edinmiştir. Esselâm’ın aksine mensur olarak kaleme alınan Çöle İnen Nur’da da Allah Rasûlü’nün hayatı nûr-ı Muhammedî’nin yaratılışından Hz. Peygamber’in vefatına kadar bir bütünlük içerisinde anlatılmaya çalışılmıştır. Eserini bir sanat eseri olarak kurgulayıp kaynak göstermek, vaka atlamamak, kronolojiye tam riayet etmek gibi ilmî kaygılardan uzak bir biçimde yazan Necip Fazıl’ın yöneldiği okur kitlesi de “mü’minler veya iman istidadında olanlar”dır. Dolayısıyla eser, ispat veya ikna gayesi gütmemekte ve akılcı bir anlayışa hitap etmemektedir. Bu yaklaşımın Necip Fazıl’ın kalemine sanatsal bir serbestlik kazandırdığı ve eserin etki gücünü de arttırdığı görülmektedir.

Esselâm’ın başarısızlığı karşısında Çöle İnen  Nur’un başarısının sebeplerinden birinin de yine bu ifade serbestliği olduğu söylenebilir. Esselâm’ın manzum bir eser oluşu ve belli kalıplar dahilinde yazılması zorunluluğu Necip Fazıl’ın anlatımını belli noktalarda sınırlamış, hatta yer yer zorlamıştır. Esselâm’da zaman zaman görülen anlatım kusurları, anlam kopuklukları, sınırlanmışlık ve zorlama kâfiyeler gibi problemlere karşın Çöle İnen Nur’da ciddi bir anlatım zenginliği, eserin akışına uygun bir biçimde yol alan bir lirizm ve okuru tatmin edecek bir vaka yoğunluğu görülmektedir. Adeta Necip Fazıl, Esselâm’da anlatmak isteyip de şiirin kalıplarının sebep olduğu çeşitli tasarruflarla özetleyerek veya yoğunlaştırarak geçtiği şeyleri Çöle İnen Nur’da kendini sınırlamadan ifade etmiş gibidir.

Bu eserlerinin yanı sıra Hz. Peygamber’e hasredilmiş müstakil bir kitap olmasa da İhtilal adlı kitabının da 30 sayfalık bir bölümünde Hz. Peygamber’in inkılaplarını anlatan Necip Fazıl’ın ayrıca Nur Harmanı adlı bir de hadis derlemesi vardır. Bunlardan başka başta Dört Halife olmak üzere, Ezvâc- Tâhirât’tan Hz. Hatice ve Hz. Aişe, Peygamber’in kızı Hz. Fâtıma ve torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’le Aşere-i Mübeşşere’yi oluşturan diğer altı sahabî olmak üzere 80 kadar sahabînin hayatlarından karelerin yer aldığı Peygamber Halkası adlı eser ile Hz. Ali’ye hasredilmiş İlim Beldesinin Kapısı Hz. Ali adlı eser de dolaylı da olsa Necip Fazıl’ın Hz. Peygamber’le ilişkili eserleri arasında sayılabilir.

Necip Fazıl’ın Hz. Peygamber’i konu edindiği eserlerin dökümünü ve tanıtımını bu şekilde yaptıktan sonra şairin, bu eserlerinde takındığı dikkat çekici birkaç tavır üzerinde durmanın da onun Hz. Peygamber’e yaklaşımını veya O’nu anlatma tarzını açıklamada katkısının olması muhtemeldir. Öncelikle Necip Fazıl’ın, bu eserlerinde Peygamber’e asla adıyla hitap etmeyişi, yalnızca Allah Resûlü’nün çevresinde bulunan diğer kişilerin ağızlarından aktardığı bazı monolog veya diyaloglarda ve O’nun doğumunu ele aldığı bahislerin isim verme kısmında “Muhammed” lafzını kullanışı dikkat çekicidir. Onun kaleminde Hz. Muhammed yerine Peygamber, Allah Resûlü, Gaye İnsan, Ufuk Peygamber, Resûlullah gibi hitaplar vardır. Peygamber’e ismiyle hitap etmeme noktasındaki bu özen Çöle İnen Nur’da daha da yoğunlaşmakta ve alıntı veya aktarım cümlelerinde dahi “Muhammed” yerine “M……..” şeklinde bir ifadenin kullanıldığı görülmektedir. Elbette ki bu tutum Necip Fazıl’ın Hz. Peygamber’e duyduğu sevgiden öte büyük saygıyla alakalıdır.

Necip Fazıl’ın Peygamber’i anlatma noktasında takındığı diğer bir tavır da O’nu “Müslümanların örnek alması gereken bir rehber veya prototip” olarak tasvir etme çabasıdır. Bu bağlamda Necip Fazıl’ı bu eserleri yazmaya iten sebebin yalnızca Peygamber sevgisi olmadığı, şairin Peygamber’e olan sevgisinin ve bağlılığının yanı sıra okurlarına bir rehber portresi çizme misyonunu da kendisine yükleyerek bu eserleri kaleme aldığı söylenebilir. Hatta bu durum yalnızca Peygamber’e dair anlatılarda değil, sahabilerin hayatlarından alınan karelerde de kendisini göstermektedir. Kısacası Necip Fazıl’ın, yüzyıllardır anlatılagelen vakaların yeni bir tekrarını yapmaktan ötede Peygamber’in yaşantısına dair önemli unsurları çağının insanına ulaştırmayı amaçlayarak bu eserleri kaleme aldığı görülmektedir.

Son olarak modern edebiyatımızda sayısı ve niteliği gittikçe azalan Hz. Peygamber konulu eserlerin içerisinde Necip Fazıl’ın eserlerinin ciddi bir önem arz ettiği ve Peygamber’in çağrısının ve bundan ziyade örnek şahsiyetinin 20. yüzyıl insanına ulaştırılması noktasında bu eserlerin -Necip Fazıl’ın kitleler üzerindeki etkileyici kişiliğinin de tesiriyle- önemli bir açığı kapattığı söylenebilir.

Kaynak: Sonpeygamber.info

05 Nis 2009

Gül Rasulullah (S.A.V.) yemeğin üzerinde dumanı kaybolmadan yenilmesinden hoşlanmazdı. (Ramuz el- Ehadis)

GülEbu Hureyre (R.A.) anlatıyor: ” Bir gün Rasulullah ’ın önüne çok sıcak bir yemek getirmişlerdi. Efendimiz ” Cenab-ı Hak bize ateş yememizi emretmedi ” dedi. ” (Mevahib-i Ledünniye) 

Yemek oturarak yenilir

Gül

Enes (R.A.): ” Rasulullah (S.A.V.) ayakta bir şey içmeyi yasaklamıştı ” deyince, kendisine: ” Ya yemek ? ” diye soruldu. O da: ” Bu daha şiddetle yasaktır ” dedi. (Müslim)

Yaslanarak yemek yenmez

Gül Ben bir yere dayanarak yemek yemem. (Buhari)

Gül Yemek yerken Peyganberin oturma şekli; dizlerin üzerine veya bir dizi üzerine (sanki ayağı fırlayacakmış tarzında) idi ve şöyle buyurdu:  ” Ben sadece kulum. Bir kulun yemek yediği gibi yerim ve bir kul gibi otururum. ” (İmam Bezzar)

Yemeğe kavun karpuz türü şeylerle başlanır

Gül Yemekten evvel kavun, karpuz yemek şifadır. Bir çok dertleri giderir. (Ramuz el-Hadis)

Yemek sırasında ayakkabı çıkarılır

Gül Yemek sırasında ayakkabınızı çıkarınız. Çünkü bu güzel bir sünnettir. (Ramuz el-Hasis)

Yemek sağ elle yenir

GülHer biriniz sağ eli ile yesin, sağ eli ile içsin, sağ eli ile alsın, sağ eli ile versin. Zira şeytan sol eli ile yer, sol eli ile içer, sol eli ile verir, sol eli ile alır. (İbn-i Mace)

Herkes yemeği önünden yer tabağın ortasından değil

Gül ” Bismillah ” diyerek tabağın kendinize yakın yerinden yeyin, orta kısmını bırakın. Zira yemeğe bereket ortasından gelir. (İbn-i Mace)

Gül Sofra konulunca, herkes kendi önünden yesin. Sofra arkadaşının önünden almasın. (İbn-i Mace)

05 Nis 2009

Yemekten önce ve sonra elleri yıkamak

“Kim yüce Allah’ın evinin hayır ve bereketini arttırmasını diliyorsa yemeğe otururken ve yemekten kalkarken ellerini yıkasın. (İbn-i Mace)

Yemeğin bereketi, yemekten önce ve sonra ellerin yıkanmasındadır. (Ebu Davud)

Yemeğe Besmele ile başlanır

Sizden kim bir şey yerse ” Bismillah ” (Allah’ın adıyla) desin. Başta söylemeyi unutmuşsa , aklına geldiği yerde ” Başı içinde sonu içinde Bismillah “ desin. (Ebu Davud)

Hz. Aişe (R.A.) anlatıyor: ” Rasulullah (S.A.V.) ashabından altı kişi ile birlikte yemek yiyordu. Derken bir bedevi geldi. Besmele çekmeksizin bütün yemeği iki lokmada yutuverdi. Rasulullah bunun üzerine: ” Eğer bu adam besmele çekseydi yemek hepimize yeterdi ” buyurdu. (Tirmizi) 

Kişi evine döndüğü zaman içeri girerken ve yemek yerken ALLAH ‘ın adını zikrederse, şeytan dostlarına: “ Size burda gecelemek de yok, akşam yemeğide yok! ” der. Ama kişi, eve girerken ALLAH’ı zikreder fakat akşam yemeğini yerken zikretmezse, şeytan dostlarına “ Akşam yemeğine kavuştunuz fakat burda gecelemeniz mümkün değil ” der.  Adam eve girerken ve yemeğe başlarken “ Bismillah! ” diyerek ALLAH ‘ı zikretmezse, şeytan dostlarına: “ Yemeğe de yetiştiniz yatmaya da “ der. (Müslim) 

Ümeyye İbnu Mahşiyy (R.A.) anlatıyor: “ Rasulullah (S.A.V.) otururken bir adam da besmele çekmeksizin yemek yiyordu. Yemeğini yemiş, geriye tek lokma kalmıştı. Onu ağızına kaldırırken ” Başı içinde sonu içinde Bismillah ” dedi. Bunun üzerine Rasulullah (S.A.V.) güldü ve ” Şeytan onunla birlikte yemeye devam etti. Ne zaman ki ALLAH ‘ın ismini zikretti şeytan karnındakilerin hepsini kustu ” buyurdu. ” (Ebu Davud) 

 

01 Nis 2009

Hindu kutsal metinleri 3 kısma ayrılırlar. Bunlar; Vedalar, Upanişatlar ve Purana’lardır. Bu kitapların geçmişi MÖ. 4000 yıllarına kadar uzanır. Puranalar 17 ciltten oluşur. Bunlar arasında temel kitap BHAVİŞYA PURAN olarak bilinir ki, gelecekteki olaylardan bahsettiği için bu isimle anılır. Hindlilere göre kitabın derleyicisi Mahrişi Vyasa isimli birisidir fakat sözlerin sahibi Tanrı’dır. Burada iktibas ettiğimiz nüsha Bombay’da Venkteshwar Press’te basılmıştır. Şu satırlar aynen bu kitaptan alınmıştır ve kelimesi kelime tercüme edilmiştir;

“Melekhalı öğretici, kendi dostlarıyla zuhur edecek. Adı MOHAMMAD olacak. Raca ona en samimi sadakatini ve bütün saygılarını sunduktan sonra şöyle dedi; “Sana bağlı kalacağım. Sen ey Parbatis Nath/Beşeriyetin Efendisi, Arabistanın sakini. Sen şerri yok etmek için büyük bir güç topladın. Ve o, Melekha’lı düşmanlardan kendi kendini korudu. …..ben senin kölenim, beni ayaklarının altına yatır.”

Metnin kelimesi kelimesine tercümesi böyle. Efendimizin ismi, başka hiçbir şahsa uygulanamayacak şekilde açıkça yazılmıştır.

Aynı kitaptan aktarmaya devam edelim. SHALOKAS; 10-27′de açık bir işarete daha rastlanır. Metnin son kısımlarında sanki Efendimiz, Mahrişi Vyasa ile konuşarak getireceği şeriati tebliğ etmektedir; Devamını oku…