13 May 2009

questionmark2“Bir Müslüman [olarak], diğer bir Müslümanı şerefine halel getirilmek istenen bir yerde yardımsız bırakırsa[m], Allah da [beni] kendisinden yardım gelmesini istediği bir yerde yardımsız bırakır.”
(Hadis)

Gıybeti edilen kardeşimin eli kolu bağlıdır, dili tutulmuş, itiraza mecali kalmamış, tümüyle savunmasızdır. “Ölü” gibidir; hürmeti en çok hak ettiği yerde, şerefi çiğnenmektedir, onuru zedelenmektedir, kişiliği rencide edilmektedir. O ortamda, hiç de hak etmediği bir şekilde anılmaktadır. Hatası hakkında gerçek olsa bile, onu o hata ile an[acak ol]anlar, onu sadece o hatadan ibaret bilecekler, onu o hatasını hiç terk etmeyecek diye bilecekler. Oysa, Müslümanın hatası geçicidir, tövbe ile hatasından dönebilir. Oysa, Müslümanın sadece hatası yoktur, iyilikleri de vardır; hatta hatasından dönüşü bile iyilik sayılacaktır. Şu halde, gıybeti edilen her mümin kardeşim, o ortamın “ölü”sü olarak beni yardımcı tayin etmiştir. Ona en çok yardım etmem gereken yerdeyim ben. Hem sonra, Allah bir kulunun dokunulmazlığını benden de, o kulun kendisinden de daha çok önemsemektedir, öncelemektedir. Ben de O’nun katında dokunulmaz olmak istiyorsam, O’nun dokunulmaz kıldığına dokunmamam gerektir.

“Dünyada ve ukbâda güzel bir adla anılmak istiyorsa[m], insanları gıybet etmekten dilini muhafaza et[meliyim]. Çünkü insanları gıybet etmeyen kimseyi, Allah hem dünyada hem ukbâda yardımına mazhar edip başarıya ulaştırır. Dünyadaki yardımı şudur: [Ba]na birisi dil uzatacak olsa melekler o kişiyi [benim] adı[m]a yalanlarlar. Ahiretteki yardımına gelince: Allah Teâlâ’nın yaptığı[m] çirkin şeyleri affedip, yaptığı[m] iyilikleri dergâh-ı uluhiyyetinde kabul buyurur.”

Ne güzel ki, sadece dilimi tutarak, hem dünyamı hem ahiretimi ayakta tutabilirmişim. Ne büyük hüsran ki, sırf dilimi tutmadım diye, dünyada da ahirette de şerefim ve itibarım elimden gidiyor.

“İnsanların en hayırlısı [olarak] insanlara faydası dokunan” biri değil miyim yoksa?
[hadis]
Gıybetini ettiğimin yüzüne söyleseydim ona faydam olacaktı. Belki hatasını görecek, bir daha yapmamaya karar verecekti. Gıybetini edeceğime sussaydım, ona o hatadan dönmesi için fırsat tanımış olacaktım. Pişman olmaya vakti ve yüzü olacaktı. Ama sırrı ifşa edildiği için, kötülüğü dillere düştüğü için, kötülük onunla birlikte anıldığı için, onu hatasına kilitledim, kötülükte ısrar etmesi için nefsine koz verdim. Üstelik, onu da, beni dinleyenleri de, belki ömür boyu birbirlerine karşı önyargılı eyledim. Ne gıybetini ettiğim kardeşim onlara karşı savunabilecek kendini, ne de onlar ondan savunma isteyecek. Arada hep kusur kalacak, arada hep o önyargı duvar gibi duracak. Demek ki, bana faydası olmayan gıybetle, kardeşime de, gıybetini dinlettiğim diğer kardeşlerime de faydam olmadı. Aksine zarar içinde zarar açtım kendime, dinleyenlere ve gıybetini ettiğime. Öyleyse nasıl “insanların en hayırlısı” diye anılabilirim?

Senai DEMİRCİ

senaidemirci.net

13 May 2009

nimet-nikmet

herkul.org’dan alınmıştır.

11 May 2009

Gül ki, yanaklarında varlığın tazeliği al aldır; sanki yokluktan varlığa geçişiyle hâlâ heyecanlıdır, sanki ummadığı bir hayatı kazandığına utanmaktadır.

Gül ki, inceliği ve zerafetiyle, tazeliği ve yeniliğiyle, her an yoktan var edilme titrekliğine tanıktır.

Gül ki, sanki varlığına her dem sevinmekte, sanki karşılıksız gördüğü iyilikle mahcup olmakta, iste(ye)meden edindiği güzelliğe teşekkür için telaştadır.

Gül ki, görene her an yenidir, ilk defa var edilmiş gibi sürprizdir.

Gül ki, ilk defa görünüyormuş gibi gelir göze, şaşırtır, sevindirir, sevdirir.

Gül ki, alıştığımız varlığımıza alışılmadık bir sevinç ekler, kanıksadığımız yaşayışımıza beklenmedik bir coşku katar, olağan sandığımız insanlığımıza olağanüstü bir övgü sunar.

Gül ki, var olma alışkanlığımızı yıkan bir oyun-bozan, yaşama sükûnetimizi dağıtan yağmur-boran, insan olma bıkkınlığımızı bozan sürpriz-armağandır.

Varlığımız, o nazenin gül kadar titrektir; her an yenilenir.

Hayatımız, o incecik gül yanağı gibi tazeciktir; her dem yeniden yeniye verilir.

İnsanlığımız, o latif gül kokusu gibi biriciktir; her an tenimizde misafirdir.

Öyleyse, bizi her an Var edene sonsuz minnettarlık içinde olmamız, her nefeste O’na teşekkürler sunmamız gerekir.

O (sav) gül tazeliğindeki ihyayı, gül titrekliğindeki varlığı her an farkedendir.

O (sav) gül yanağındaki kızıllık gibi, kendisine lâyık görülenler nedeniyle her an haya içindedir.

O (sav) işte bu yüzden “Muhammed”dir; içimizde en çok hamd edendir; kendisine verilene en çok teşekkür edendir.

O (sav) işte bu yüzden “Muhammed” ismini en çok hak edendir; hayreti ve minnettarlığı en heyecanlı, övgü ve senası en coşkulu olandır.

Öyle ki O (sav) varlığıyla baştan ayağa hayrettir, şükrandır.

Öyle ki O (sav) haliyle ve kavliyle ete kemiğe bürünmüş övgüdür, hamddir.

“Yaratıcısını en çok öven ve bu övgüsüyle de en çok övülen” Muhammed”(sav)dir.
Ne ölçüde kendi varlığımıza şaşırıyor ve Yaradanımıza minnettarlığımızı ifade ediyorsak, o ölçüde hem Gül’e hem Muhammed (sav)’e benzeriz.

Senai DEMİRCİ sonpeygamber.info

11 May 2009

Sen ki, kâinat kitabının Fâtiha’sısın.

Varlığa katılma müsaademizin parolası “Bismillahirrahmanirrahîm“in ilk söyleyicisi, ilk öğreticisisin.

Allah’ı Rahman diye bildik yüzünden; yağmurumuz oldun dünya çölünün ateşinde.

Allah’ı Rahîm diye bildik sözünden; umudumuz oldun hesap gününün telaşında

Sen ki, ezelî hitabın ete kemiğe bürünmüş hâlisin.

Elhamdülillah” sözüyle dillenen sonsuz minnettarlığımızın en açık temsilcisisin.

Allah‘a, Rabbi diye âlemlerin” en çok teşekkür edenimizsin.

En iyi hamd edenimizsin; Muhammed’imizsin.

“Şükreden bir kul olmayayım mı?” mahcubiyetini hücre hücre taşıyansın.

Rahman‘ın vechine aşina eyleyerek sevdirdin yüzlerimizi; sonsuz merhamet gördüğümüzü haber verdin.

Rahîm‘in teveccühüyle sevindirdin gönüllerimizi; hüzün ve korkularımızın biteceğini müjdeledin.

Din gününün Mâliki“ne göre yaşama inceliğini sevdirdin bize.

Hesabı verilebilir günler yaşama sorumluluğunu hatırlattın vicdanımıza.

Sen “yalnız Sana kulluk ederiz” hitabımızın ebedî yankısısın.

“Âlemlerin Rabbi”ne en mükemmel ubudiyetinle karşılık verenimizsin.

Sen “yalnız Senden yardım dileriz” yakarışımızın biricik kefilisin.

“Rahman ve Rahim” olan Allah’a kusursuz tevekkülünle sığınanımızsın.

Sayende “bizi hidayet eyle sırât-ı müstakîme” diyebilecek hidayetin şereflileriyiz.

Üzerlerine nimet indirilenlerin yolu“nda en başta yürüyen Sensin.

Sen ki bize Raûf ve Rahimsin, üzerimize titrersin.

Üzerlerine gazab indirilenlerin yoluna değil” gidişimiz; merhamet eyle ey Sevgili.

Sen ki hidayetimiz için çok hırslısın, ümmetine kıl kadar zarar gelsin istemezsin.

“Dalalete sapanların yoluna değil” yürüyüşümüz; şefaat eyle ey Nebî.

(Âmin)

Senai DEMİRCİ   sonpeygamber.info

05 May 2009

HadisAyet: “İnsana bir zarar dokunduğunda bize yalvarır. Sonra ona tarafımızdan bir nimet verdiğimizde, “Bu, bana ancak bilgim sayesinde verilmiştir der. Hayır, o bir imtihandır. Fakat onların çoğu bilmezler.” (Zümer:49)

Hadis: “Namaz kıldığında, veda eden kişinin namazı gibi kıl.” (Müsned)


Dua: “Mevla görelim neyler neylerse güzel eyler!” (Erzurumlu İbrahim Hakkı)

28 Nis 2009

HadisAyet: ” Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzmektedir.” (Yasin:40) 

Hadis: ” İki haslet münafıkta bulunmaz; güzel bir vakar ve dinde fakih olmak.” (Tirmiz)

Dua: ” Ey Rabbim! Rahmetinle ruhuma hayat ver, sabır ver ki bana, ıstırap çekmeyeyim. Neyi istemenin en iyi olduğunu nasıl bileceğim? Yalnızca Sen bilirsin, ver bana bildiğini!” (Pir-i Ensari)

28 Nis 2009

HadisAyet: ” kim ahiret kazancını isterse, onun kazancını arttırırız. Kim de dünya kazancını isterse ona da istediğini veririz, fakat onun  ahirette hiç bir payı yoktur.” (Şura:20)

Hadis: ” Masrafta iktisat, geçimin yarısıdır.” (Taberânî)

Dua: ” Allahü Teâlâ (c.c) hepimizi, yaptığımız iyi ameller ile gururlanmaktan muhafaza etsin.” (Ali İsfehani)

28 Nis 2009

HadisAyet: ” Allah’a (c.c) çağıran, salih amel işleyen ve “Kuşkusuz ben Müslümanlardanım” diyenden daha güzel sözlü kimdir?” (Fussilet:33)

Hadis: ” Cömet bir cahil, Allah (c.c) katında ibadet eden cimriden daha sevgilidir.” (Tirmizi)

Dua: ” Allah’ım (c.c), ihlas ile yapmış olduğum bir amelim için Senden af ve mağfiret dilerim. Çünki ben yalnız senin rızanı istiyorum.” (Mutarrif bin Abdullah)

25 Nis 2009

Gece, fırtına ve soğuğun kuşattığı üç ordugâh. Müslümanlar ortada. Üstlerinde Ebu Süfyan komutasındaki müşrikler, altlarında Kurayza Yahudileri. Hendek Savaşı neredeyse bir aydır sürüyor. Derin ve geniş hendeğin bir yanında  karanlığın her tonuyla boyanmış on bin mızrak, diğer yanında Medine güneşlerinden üç bin kalkan. Karanlık ne zaman sıçramaya kalksa hendekten, ışıktan kılıçlarla biçiliyor. Ne zaman ok yağmuruna tutsalar Müslümanları rahmet yağmurlarına dönüşüyor. Son Peygamber Medine’yi savunuyor, hendekle, kılıçla, haberle, zekâyla ve hileyle. “Harp hiledir,” diyor ashabına. Zubeyr b. Avvam’la haber alıyor. Gizli Müslüman Nuaym b. Mes’ud’la düşürüyor düşmanları birbirine. Medine’deki savunmasız kadın ve çocuklara baskın yapılacağından haberdar olup, geceleri tekbir getirerek yollarda dolaşacak mücahitler gönderiyor aydınlık şehre. Açlığa, yorgunluğa, soğuğa sabreden üç bin müslümanın arasında münafıklar da var. Onlar Medine’deki evlerinin savunmasız kaldığını öne sürerek birer ikişer sıyrılıyorlar harpten. Gidişleriyle Müslümanların arasına korku salmak isteseler de, kalp bu; bir kere imanı kabul edince bütün korkuları reddediyor. Ah o gece!

O gece gök gürültüsünü andırıyor rüzgâr, korkunç bir sesle biçiyor kulakları. İki de yoldaşı var: Dondurucu soğuk ve zifirî karanlık. Biri elleri, diğeri gözleri donduruyor. Sabrın git gide tükenen sınırı olmaya başlayan hendek, çölü yaran derin bir hayal gibi uzanıyor gayba. Son Peygamber bir kez daha çalmak istiyor ilmin kapısını. Kendisine ulaşan bir haberden emin olmak istiyor. Bu yüzden emaneti yüklenecek bir haberciye ihtiyacı var. İşte o! Dizüstü çökmüş. Soğuktan titriyor. Yüzlerce Müslüman içinde onu seçiyor Peygamber. Dokunuyor usulca omzuna.

-Kimsin?

- Huzeyfe!

- Neredesin Huzeyfe? Yerin içinde mi?

- Buyur ya Resûlallah!

Derken, ayağa kalkıyor Huzeyfe. Ve görevi fısıldıyor Nebî: ” Düşman arasında kargaşa çıktığına dair bir haber var. Bana doğru bir bilgi getir onlardan!” Sonra bir dua zırhı giydiriyor sır muhafızına: “Allah’ım, onu önünden, ardından, sağından, solundan, üstünden, altından koru!” Ve bir tembihte bulunuyor giderken: ” Dönüp yanıma gelene kadar düşman içinde bir harekete kalkma!”

Müşriklere doğru yürüyor Huzeyfe. İçinde ne korku, ne üşüme, ne ürperti. Mesafeler kat ediyor sıcacık. İşte düşman ordugâhı! Onlar da ateşin başında ısınıyorlar! Hayır üşüyorlar ateşin başında. Alevlerin silemediği gölgeler tarihin en eski gölge oyununu devam ettiriyor. Esmer, iri yarı bir adam ellerini ateş yalımlarına tutup göğsüne sürüyor ve bir büyücü gibi sürekli tekrarlıyor o iki kelimeyi: “Geri dönelim!” İlk defa gördüğü Ebû Süfyân’ı öldürmek geliyor içinden o an. Sadağından bir ok çıkartırken Hz. Peygamber’in sözlerini hatırlayıp geri koyuyor. Bir cesaretle müşriklerin yanına sokulup ateşin başına oturuyor sonra. Görülmemiş şiddetteki rüzgâr, İslam ordusunun bir bölüğü gibi kıvılcımlar üflüyor yüzlerine. Kazanlarını deviriyor, ateşlerini söndürüyor, çadırlarını başlarına yıkıyor. Bir ara Ebû Süfyân uyarıyor ayağa kalkıp: “Aranızda casuslar bulunabilir! Birbirinizi tanıyın! Herkes yanındakinin elini tutsun!”Huzeyfe korunacağından emin yanındaki adamların ellerini tutuyor hemen ve onlardan önce soruyor, “Kimsin!” Laf kalabalığına getirip atlatıyor tehlikeyi. Ve anlıyor ki tehlikeyi atlatamayan Kureyştir. Dinliyorlar reislerini: ” Ey Kureyşliler! Durulacak yer olmaktan çıktı burası. Atlar, develer kırılmaya, başladı. Kıtlık her yanı kuşattı. Rüzgârın başımıza açtığı felaket ortada! Hemen terk edin buraları! İşte gidiyorum ben!” Huzeyfe’nin hayret dolu bakışları arasında Ebu Süfyan rüzgârın üzerine kum ve çakıl yağdırdığı devesine yöneliyor.

Ve müşrikler terk ediyorlar mevzilerini. Ve Huzeyfe’nin karşısına beyaz sarıklı süvariler çıkıyor dönüşte. Süvari kılığında melekler: “Haber ver,”diyorlar Resulullah’a(sav), ” yüce Allah perişan etti düşmanı!” Huzeyfe koşar adım yürüyor Medine tarafına hendeğin. Bir an önce ulaştırmak istiyor müjdeyi. İşte bir kilimde namaz kılıyor Nebî. Ne tuhaf döner dönmez ordugâha üşümeye başlıyor Huzeyfe. Görev bitince yoksa çıktı mı duanın zırhından. Selam verir vermez işaret ediyor Peygamber eliyle. Yaklaşınca sırdaşı, örtüsünü atıyor üzerine. İşte Huzeyfe b. Yeman Peygamber’in ridası içinde; “Ben gelirken geri dönüyorlardı!” diye sevinçle anlatıyor. Ayrılsa da bir gün dünyadan Nebî, bu nebevî sevinç hiç ayrılmıyor yanından. Sadece o biliyor münafıkların ismini ve vakalarını gelecek zamanların. Sadece ona söyledi zira Peygamber. Ve sadece ona sordu Hz. Ömer:

-Niçin cenâze namazını kılmadın?

- Efendimiz, bana o kişinin münâfık olduğunu bildirmişti.

- Resûlullah münâfıklar arasında Ömer’i de saydı mı yâ Huzeyfe?

- Hayır, yâ Ömer.

- Peki valilerim arasında münâfık var mı?

- Sadece biri. Ancak ismini söylemeye memur değilim.

Söylemek istediği başka şeyler var Huzeyfe’nin. ” Ey insanlar! Bana soru sormayacak mısınız?” diyor, “Bana yaşayan ölüleri sormayacak mısınız!” Sonra tarif ediyor onları: ” Kim kalbiyle, eliyle ve diliyle küfrü ve sapkınlığı reddedebiliyorsa görevini tam olarak yapmıştır. Kalbi ve diliyle reddettiği halde eline söz geçiremeyenler görevinin bir kısmını terk etmiştir. Kalbiyle karşı çıkan ama elini ve dilini harekete geçiremeyenler ise görevin iki şubesini birden terk etmiştir. Eliyle, diliyle ve kalbiyle reddedemeyenlere gelince; onlar yaşayan ölülerdir.” Farkında olmadan sapmalarından korkuyor Müslümanların Huzeyfe. Endişesini şöyle dile getiriyor: “Öyle bir zaman gelecek ki, iyiliği emretmeyen ve kötülükten sakındırmayan kimseleri içinizde en hayırlı kişiler olarak göreceksiniz.”

Hz. Ömer Medain şehrine vali olarak atıyor onu. Merkebinin sırtında giriyor şehre Huzeyfe. Ne kadar maaş istediği sorulduğunda, karnını doyuracak kadar yiyecekle, merkebi için yem istiyor. Karın tokluğuna çalışmak isteyen valiye şaşırıyor halk. Bilseler şaşırmazlardı, kelamını valilerinin: “Evime döndüğümde evdekilerin: ‘ Bugün sana ikram edecek bir şeyimiz yoktur. Evde bir şey kalmadı!’ dedikleri günden daha çok beni sevindiren bir günüm yoktur. Çünkü ben Peygamber Efendimiz’in şöyle dediğini duymuştum: ‘ Bir hastayı yakınlarının (kendisine dokunacak) yiyeceklerden korumalarından daha çok Allah mümin kişiyi dünya malına karşı korur.’” Ah Huzeyfe! Peygamber’den duyduğun her söz nasıl da belirliyor hayatını. Bir yandan dünya malının tehlikelerine dikkati çekiyor, diğer yandan çalışmaya davet ediyorsun “Sizin en hayırlılarınız âhiret için dünyayı, dünya için âhireti terk edenler değil fakat her ikisi için de çalışanlardır,” sözünle. İşte denge bu!

Yeri geldiğinde fitnelerden kaçmak için yalnızlık, yeri geldiğinde ıslah için kalabalıklara karışma. Orta bir yol, karışan sonsuzluğa. Hz. Ömer devrinde Medain şehrini imar eden vali. Nihavend savaşında mührünü vuran cesur komutan. Dinever, Hemedan ve Rey şehirlerinin fatihi. Hz. Osman devrinde yeni fetihler peşinde; Azerbaycan ve Ermenistan. Allah’ın kelimesini yüceltmek istiyor o. Kılıcı yerinde kullanıyor, öldürmekten yana değil. İnsan değerli çünkü. Soruyor bir adama, ” İnsanların en kötüsünü öldürmek seni sevindirir mi?” “Evet” cevabını alınca asarak yüzünü, ” O zaman sen ondan daha kötü olursun!” diyor. Çünkü öğrenmişti Nebî’den: “Bir insanı haksız yere öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibidir.”

Sadece imar etmiyor, sadece savaşmıyor Huzeyfe. İlim de öğreniyor. 225 hadis-i şerif rivayet ediyor ondan takipçileri. Kur’ân-ı Kerîm’in çoğaltılarak değişik beldelere gönderilmesi fikrini  o veriyor Hz. Osman’a. Kalplerden söz ediyor sonra. Dört çeşit kalpten. Kilitli kalp, iki yüzlü kalp, ışıldayan kalp, nifakla imanın yarış ettiği kalp. “Kilitli kalp kâfirin kalbidir, iki yüzlü kalp münafığın, bir kandil gibi ışıldayan kalpse müminin kalbi. Dördüncü kalbe gelince, kim kazanırsa yarışı o kalbe hakim olur.” Vali olduğu şehirde bir Cuma hutbesi veriyor Huzeyfe: “Kıyamet yaklaştı, ay yarıldı. Uyanın ay yarıldı! Uyanın dünya ayrılık anına yaklaştı. Bugün hedefler belirlenecek, yarın yarış var!” O sırada camide bir çocuk babasına soruyor: ” Neyi kastediyor yarışla?” Baba gülümsüyor çocuğa: “Cennete koşanları!”

Cennete koşuyor Huzeyfe Hz. Ali’ye biat ettikten kırk gün sonra. Ölmeden önce kefen istiyor dostlarından. Getiriyorlar. Hayır, gömleklik kumaş değil istediği onun. İki parça bez.  Vakti soruyor. “Gece yarısı,” diyorlar.  O mu ne diyor ruhunu teslim etmeden önce? Şunu: ” Dost âni bir baskınla geldi! Allah’ım! Sen biliyorsun ki, fakirliği zenginliğe tercih ettim. Zilleti izzete ve şöhrete tercih ettim. Ölümü hayata yeğ tuttum!”

A. Ali Ural’ın sonpeygamber.info da yayınlanan yazısı.

25 Nis 2009

Kamuoyunca yakından tanınan Sabah gazetesi yazarı Haşmet Babaoğlu son yazısında bir yandan Kutlu Doğum Haftası’nın merkez medya tarafından es geçilmesinden yakınırken, diğer yandan Hz. Peygamber’in bir hadisi karşısında nasıl sarsıldığını dile getirdi. H. Babaoğlu’nun yazısı şu şekildeydi:

Selam Olsun “Kuru Et Yiyen Kadının Oğlu”na!

“Mekke’nin fetih günüydü…
Bir adam Resulullah’ın yanına yaklaştı. Korkudan, heyecandan titriyordu.
Resulullah da gördü adamın bu halini ve dönüp seslendi: ” Titremene lüzum yok, ben kral değilim ”
Ve ardından dedi ki; ” Kureyşli kuru et yiyen bir kadının oğluyum ben.”

Bu hadisi her okuyuşumda sarsılırım.
Düşünün…
Mekke’yi fetheden kuvvetlerin başındaki kişinin ve Peygamber’in önünde titremez de insan, kimin önünde titrer? ”
İktidarı olağanüstüleştirme ” insanlık tarihi kadar eski bir hikâyedir çünkü..
Hatta geçmek bilmeyen bir hastalıktır.
Güçlülerin, militerlerin, kendine soy sop iktidarı ve havası yaratanların, en sıradan makamların sahiplerinin önünde korkar, ezilir, büzülür, titrer insan..
Ya bugün?
Popüler şöhret denen şeyden bir parça nasiplenmiş kişilerin bile yanına yanaştığında titremeye kapılıp ağzını açamayanları görürsünüz.

Nedir Peygamber’i böyle davranmaya, böyle söylemeye iten?
İlk akla gelen hep tevazu kavramı olur bu durumlarda.
Tevazu deyip geçmek doğru olur mu?
Hayır! Yanlış olur.
Hele tevazuyu alçakgönüllülük veya kendini küçültme olarak ele alıyorsanız, bu iyice yanlış olur.
Çünkü ” Titremene lüzum yok, ben kral değilim ” diyen Hz.Muhammed, unutulmamalıdır ki, Adem Aleyhisselam’dan beri Peygamber olduğunu, yani ” fark “ını hep dile getirmiştir.
Burada vurgulanan şey…
İsmet Özel’in sözleriyle ” kralın ve krallığın çarpıklığıdır .” (40 Hadis, İsmet Özel. 2005, Şule Yayınları.)
Daha doğrusu, âlemde ” kral olma “nın; saltanat kurup, saltanat sürmenin çarpıklığı dır burada altı çizilen, hiç kuşku yok!

” Kureyşli kuru et yiyen bir kadının oğluyum ben ” sözüne gelince…
Nasıl da ürperticidir!
Elbette bu meselelerin acemisi ve ilahiyatçılara hem saygı duyup hem de kibirlerinden ürken biri olarak altından kalkamayacağım kadar ileri gitmek istemem.
Ama Peygamber’in bu sözünde tatlı bir dalga geçmeyle, derin bir “hakikat”in bir arada bulunuşunun beni çok etkilediğini söylemeliyim.
Belli ki, yanında tir tir titreyen adama şunu hissettirmek istemiştir.
Demek istemiştir ki…
Peygamberim, farkım bu..
Başka farkım yok.
Sen ve ben insanız.
Beni sana üstün kılacak, ne soy sop, ne kavim ne de bir iktidar bağı olamaz.

Bu konuyu neden açtım, neden bu hadisi köşeme taşıdım?
Anlatayım..
Kutlu Doğum Haftası’ndayız.
Fakat malum merkez medyanın şu köşelerinde her konuda yazarız, atarız tutarız da, bu konulardan köşe bucak kaçarız!
Ben bu tavrı hiç anlamam, anlayamıyorum.
Çağın bütün frekanslarına, bütün sorunlarına, bütün tatlarına açık biriyim.
Ama aynı zamanda bu coğrafyanın, bu tarihin, bu manevi iklimin insanıyım.
Yazım, sözüm, fikrim ve duygularım nasıl o iklimden ve o iklimin meselelerinden uzak durabilir ki!
İstedim ki, Kutlu Doğum Haftası vesilesiyle okurlarıma Peygamber’in (pek öne çıkmamış) bir sözünü hatırlatayım.
Belki bu noktadan başlayarak..
İslam ve ırkçılık; İslam ve hiyerarşi; İslam ve iktidar; İslam ve eşitlik konularını bir daha düşünme şevki doğar içimizde!

(22.04.2009/Sabah)