09 Nis 2010

1-Yaradanı hangi kelimelerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar. Şayet ALLAH dendi mi öncelikle korkulacak, utanılacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sen de korku ve utanç içindesin çoğunlukla. Yok, eğer, ALLAH dendi mi evvela aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan, sende de bu vasıflardan bolca mevcut demektir.

2-Hak yolunda ilerlemek yürek işidir, akıl işi değil. Kılavuzun daima yüreğin olsun, omzun üstündeki kafan değil. Nefsini bilenlerden ol, silenlerden değil!

3-Kur-an dört seviyede okunabilir. İlk seviye zahiri manadır. Sonraki bâtıni manadır. Üçüncü, bâtıninin bâtınisidir. Dördüncü seviye o kadar derindir ki kelimeler kifayetsiz kalır tarif etmeye.

4-Kâinattaki her zerrede Allah’ın sıfatlarını bulabilirsin. Çünkü O; camide, mescitte, kilisede, havrada değil, her an, her yerdedir. Allah’ı görüp yaşayan olmadığı gibi, onu görüp ölen de yoktur. Kim O’nu bulursa, sonsuza dek O’nda kalır.

5-Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. “Aman sakın kendini” diye tembihler. Hâlbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği: “Bırak kendini, ko gitsin.” Akıl kolay kolay yıkılmaz; aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Halbuki hazineler ve defineler, yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var!+6-Şu dünyadaki çatışma, önyargı ve husumetlerin çoğu dilden kaynaklanır. Sen sen ol, kelimelere fazla takılma. Aşk konusunda dil zaten hükmünü yitirir. Aşık dilsiz olur.

7-Şu hayatta tek başına inzivada kalarak, sadece kendi sesinin yankısını duyarak, hakikati keşfedemezsin. Kendini ancak bir başka insanın aynasında tam olarak görebilirsin.

8-Başına ne gelirse gelsin, karamsarlığa kapılma. Bütün kapılar kapansa bile, sonunda O sana kimsenin bilmediği gizli bir patika açar. Sen şu anda göremesen de, dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var. Şükret! İstediğini elde edince şükretmek kolaydır. Sufi, dileği gerçekleşmediğinde de şükredebilendir.

9-Sabretmek; öylece durup beklemek değil, ileri görüşlü olmak demektir. Sabır nedir? Dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir. Allah aşıkları; sabrı gülbeşeker gibi tatlı tatlı emer, hazmeder. Ve bilirler ki, gökteki ayın hilalden dolunaya varması için zaman gerekir.

10-Ne yöne gidersen git; doğu, batı, kuzey ya da güney… Çıktığın her yolculuğu, içine doğru bir seyahat olarak düşün! Kendi içine yolculuk eden kişi, sonunda arzı dolaşır.

11-Ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz. Senden yepyeni ve taptaze bir “sen” zuhur edebilmesi için zorluklara, sancılara hazır olman gerekir.

12-Aşk bir seferdir. Bu sefere çıkan her her yolcu, istese de istemese de tepeden tırnağa değişir. Bu yollara dalıp da değişmeyen yoktur.

13-Şu dünyada semadaki yıldızlardan daha fazla sayıda sahte hacı, hoca, şeyh, şıh var. Hakiki mürşit; seni kendi içine bakmaya ve nefsini aşıp kendindeki güzellikleri bir bir keşfetmeye yönlendirir. Tutup da ona hayran olmaya değil.

14-Hakk’ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine teslim ol. Bırak; hayat sana rağmen değil, seninle beraber aksın. “Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir” diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?

15-Allah, içte ve dışta her an hepimizi tamama erdirmekle meşguldür. Tek tek her birimiz tamamlanmamış bir sanat eseriyiz. Yaşadığımız her hadise, atlattığımız her badire, eksiklerimizi gidermek için tasarlanmıştır. Rab; noksanlarımızla ayrı ayrı uğraşır. Çünkü beşeriyet denen eser, kusursuzluğu hedefler.

16-Kusursuzdur ya Allah, onu sevmek kolaydır. Zor olan, hatasıyla sevabıyla fâni insanları sevmektir. Unutma ki kişi bir şeyi ancak sevdiği ölçüde bilebilir. Demek ki hakikaten kucaklamadan; ötekini, Yaradan’dan ötürü yaratılanı sevmeden, ne layıkıyla bilebilir, ne layıkıyla sevebilirsin.

17-Esas kirlilik dışta değil, içte; kisvede değil, kalpte olur. Onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenir, suyla arınır. Yıkamakla çıkmayan tek pislik, kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir.

18-Tüm kainat, olanca katmanları ve karmaşasıyla insanın içinde gizlenmiştir. Şeytan, dışımızda bizi ayartmayı bekleyen korkunç bir mahluk değil, bizzat içimizde bir sestir. Şeytanı kendinde ara; dışında, başkalarında değil ve unutma ki nefsini bilen Rabb’ini bilir. Başkalarıyla değil, sadece kendiyle uğraşan insan sonunda mükafat olarak Yaradan’ı tanır

19-Başkalarından saygı, ilgi ya da sevgi bekliyorsan önce sırasıyla kendine borçlusun bunları. Kendini sevmeyen birinin sevilmesi mümkün değildir. Sen kendini sevdiğin halde dünya sana diken yolladı mı, sevin. Yakında gül yollayacak demektir.

20-Yolun ucunun nereye varacağını düşünmek, beyhude bir çabadan ibarettir. Sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. Gerisi zaten kendiliğinden gelir.

21-Hepimiz farklı sıfatlarla sıfatlandırıldık. Şayet Allah herkesin tıpatıp aynı olmasını isteseydi, hiç şüphesiz öyle yapardı. Farklılıklara saygı göstermemek, kendi doğrularını başkalarına dayatmaya kalkmak, Hakk’ın mukaddes nizamına saygısızlık etmektir.

22-Hakiki Allah aşığı, bir meyhaneye girdi mi, orası ona namazgah olur. Ama bekri, aynı namazgaha girdimi, orası ona meyhane olur. Şu hayatta ne yaparsak yapalım, niyetimizdir farkı yaratan; suret ile yaftalar değil.

23-Yaşadığımız hayat elimize tutuşturulmuş rengarenk ve emanet bir oyuncaktan ibaret. Kimisi oyuncağı o kadar ciddiye alır ki ağlar, perişan olur onun için. Kimisi eline alır almaz şöyle bir kurcalar oyuncağı, kırar ve atar. Ya aşırı kıymet verir, ya kıymet bilmeyiz. Aşırılıklardan uzak dur. Sûfi ne ifrattadır ne tefritte. Sûfi daima orta yerde…

24-Madem ki insan eşref-i mahlukattır, yani varlıkların en şereflisi; attığı her adımda Allah’ın yeryüzünde ki halifesi olduğunu hatırlayarak, buna yakışır soylulukta hareket etmelidir. İnsan yoksul düşse, iftiraya uğrasa, hapse girse, hatta esir olsa bile, gene de başı dik, gözü pek, gönlü emin bir halife gibi davranmaktan vazgeçmemelidir.

25-Cenneti ve cehennemi illa ki gelecekte arama. İkisi de şu anda burada mevcut. Ne zaman birini çıkarsız, hesapsız ve pazarlıksız sevmeyi başarsak, cennetteyiz aslında. Ne vakit birileriyle kavgaya tutuşsak; nefrete, hasede ve kine bulaşsak, tepetaklak cehenneme düşüveririz.

26-Kainat yekvücud, tek varlıktır. Herşey ve herkes görünmez iplerle birbirine bağlıdır. Sakın kimsenin ahını alma; bir başkasının, hele hele senden zayıf olanın canını yakma. Unutma ki dünyanın öte ucunda tek bir insanın kederi, tüm insanlığı mutsuz edebilir. Ve bir kişinin saadeti herkesin yüzünü güldürebilir.

27-Şu dünya bir dağ gibidir, ona nasıl seslenirsen o da sana öyle aksettirir. Ağzından hayırlı bir laf çıkarsa, hayırlı laf yankılanır; şer çıkarsa, sana gerisin geri şer yankılanır. Öyleyse kim ki senin hakkında kötü konuşur, sen o insan hakkında kırk gün kırk gece güzel sözler et. Kırk günün sonunda göreceksin herşey değişmiş olacak. Senin gönlün değişirse dünya değişir.

28-Geçmiş; zihinlerimizi kaplayan bir sis bulutundan ibaret. Gelecek ise başlı başına bir hayal perdesi. Ne geleceğimizi bilebilir, ne geçmişimizi değiştirebiliriz. Sûfi daima şu anın hakikatini yaşar.

29-Kader; hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. Bu sebepten, “Ne yapalım, kaderimiz böyle” deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. Kader; yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. Güzergah bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse ne hayatının hakimisin ne de hayat karşısında çaresizsin.

30-Hakiki sûfi öyle biridir ki; başkaları tarafından kınansa, ayıplansa, dedikodusu yapılsa, hatta iftiraya uğrasa bile, o ağzını açıp da kimse hakkında tek kelime kötü laf etmez. Sûfi kusur görmez, kusur örter.

31-Hakk’a yakınlaşabilmek için kadife gibi bir kalbe sahip olmalı. Her insan şu veya bu şekilde yumuşamayı öğrenir. Kimi bir kaza geçirir, kimi ölümcül bir hastalık; kimi ayrılık acısı çeker, kimi maddi kayıp… Hepimiz kalpteki katılıkları çözmeye fırsat veren badireler atlatırız. Ama kimimiz bundaki hikmeti anlar ve yumuşar; kimimiz ise -ne yazık ki- daha da sertleşerek çıkar.

32-Aranızda ki perdeleri tek tek kaldır ki Allah’a saf bir aşkla bağlanabilesin. Kuralların olsun ama kurallarını başkalarını dışlamak yahut yargılamak için kullanma. Bilhassa putlardan uzak dur, dost. Ve sakın kendi doğrularını putlaştırma. İnancın büyük olsun ama inancınla büyüklük taslama!

33-Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken sen “hiç” ol! Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl ki çömleği tutan; dışındaki biçim değil, içinde ki boşluk ise; insanı ayakta tutan da benlik zannı değil, hiçlik bilincidir.

34-Hakk’a teslimiyet, ne zayıflık ne edilgenlik demektir. Tam tersine, böylesi bir teslimiyet son derece güçlü olmayı gerektirir. Teslim olan insan çalkantılı ve girdaplı sularda debelenmeyi bırakır; emin bir beldede yaşar.

35-Şu hayatta ancak tezatlarla ilerleyebiliriz. Mümin, içindeki münkirle tanışmalı; Allah’a inanmayan kişi ise içinde ki inananla… İnsan-ı kâmil mertebesine varana kadar, gıdım gıdım ilerler kişi. Ve ancak tezatları kucaklayabildiği ölçüde olgunlaşır.

36-Hileden, desiseden endişe etme. Eğer birileri sana tuzak kuruyor, sana zarar vermek istiyorsa, Allah da onlara tuzak kuruyordur. Çukur kazanlar o çukura kendileri düşer. Bu sistem karşılıklar esasına göre işler. Ne bir katre hayır karşılıksız kalır, ne bir katre şer. O’nun bilgisi dışında yaprak bile kıpırdamaz. Sen sadece buna inan!

37-Allah kılı kırk yaracak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır. O kadar dakiktir ki sayesinde her şey tam zamanında olur. Ne bir saniye erken, ne bir saniye geç. Her insan için bir aşık olma zamanı vardır, bir de ölmek zamanı.

38-”Yaşadığım hayatı değiştirmeye, kendimi dönüştürmeye hazır mıyım?” diye sormak için hiçbir zaman geç değil. Kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün. Tek bir gün bile öncekinin tıpatıp tekrarıysa, yazık! Her an, her nefeste yenilenmeli. Yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli.

39-Noktalar sürekli değişse de, bütün aynıdır. Bu dünyadan giden her hırsız için, bir hırsız daha doğar. Ölen her dürüst insanın yerini, bir dürüst insan alır. Hembütün hiçbir zaman bozulmaz. Her şey yerli yerinde kalır; merkezinde… Hem de bir günden bir güne, hiçbir şey aynı olmaz. Ölen her sûfi için bir sûfi daha doğar.

40-Aşksız geçen bir ömür, beyhude yaşanmıştır. “Acaba ilahî aşk peşinde mi koşmalıyım; yoksa dünyevi, semavi ya da cismani?” diye sorma! Ayrımlar ayrımları doğurur. Aşk’ın hiçbir sıfat ve tamlamaya ihtiyacı yoktur. Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde ya da dışındasındır; hasretinde.

04 Eyl 2009

RamazanRahmet Ayı Ramazan

Ramazan ayı, sahuruyla, iftarıyla, teravihiyle bereketli bir aydır ve müjdeler yüklüdür.

Sevgili Peygamberimiz, “Ramazan olduğu zaman rahmet kapıları açılır, cehennem kapıları kapanır ve şeytanlar zincire vurulurlar” buyurmak suretiyle bu müjdelerle bize ümit ve moral vermektedir.

Evet… Ramazan ayı girince rahmet kapılarının sonuna kadar açılacağı müjdesi veriliyor.

Açılmış olan rahmet kapılarından kanatlanarak geçmeyi elbette ki hepimiz isteriz ve bu müjdeye erişebilmek için olabildiğince duyarlı davranırız.

Ramazan ayı girince cehennem kapılarının kapanacağı haberi veriliyor, şeytanların zincire vurulacağı, insanlara vereceği zararların da ilahî bir lütufla engelleneceği bildiriliyor. Elbette ki şeytanlara zincir vurulunca, müminlere zarar ulaştırmaya gücü kalmaz. Şeytan, ramazan ayında inanç, ibadet ve ahlak bütünlüğünü sağlayan Müslüman’ı günah yollarında yürütemez. Çünkü bu ayda Müslüman, cennetin, yolundadır; kendisini cennete götürecek ibadetlerin, hayırların ve tövbelerin yürüyüşündedir.

Sahurun Bereketi

Ramazan’da sahur vardır, iftar vardır, teravih vardır; sahurda bereket, iftarda hayır ve meleklerin duası, teravihte ise geçmiş günahların bağışlanacağı müjdesi vardır.

Evet… Sahurda bereket vardır.

Nebevî bir müjdede sahurda bereket olduğu güzel haberi bize veriliyor ve bu sebeple mümkün mertebe sahura kalkmamızın uygun olacağı öğütleniyor.

Bilindiği gibi seher ve sahur aynı kökten geliyor. Öteden beri seherlerde “Allah” demenin, kelimat-ı tesbihat ile Yüce Mevla’ya yalvarmanın bizi kemale eriştireceğini dinî geleneğimizden biliriz. İşte biz, bir yandan sahurda oruç için yemek yiyip niyetlenirken, bir yandan da Cenab-ı Hakk’a yalvarıp yakararak gecenin o enginliğini ve dinginliğini ruh âlemimize yansıtarak müjdelenen rahmet çiçeklerini dermeye çalışırız.

İftarın Hayrı

İftarda hayır, bol ecir ve meleklerin istiğfarı vardır.

Bu sebeple ashab-ı kiramın nakline göre Peygamber Efendimiz, iftarda da, akşam namazında da acele ederdi, bunları tehir etmezdi/geciktirmezdi.

Bir gün Peygamber Efendimiz, Sa’d b. Ubâde Hazretlerinin yanına geldiğinde Hz. Sa’d bir parça ekmek ve zeytin çıkardı. Rasul-i Ekrem (s.a.s.) bunları yedi. Sonra, “Sofranızda oruçlular iftar etsin, yemeklerinizi iyi kimseler yesin, melekler de size dua etsin” buyurdu. Yine Sevgili Peygamberimiz, “Bir kişi oruçlu birine ikram ile iftar ettirirse oruçlunun sevabı gibi sevap kazanacağını, oruçlunun sevabından da hiçbir şeyin eksilmeyeceği”ni müjdeledi.

Evet… İftar müjdeleri bizi ne kadar ümitlendiriyor!

Çektiğimiz zahmetin karşılığını hemen rahmet olarak görebileceğimiz, hissedebileceğimiz, yaşayabileceğimiz bir mutlu an oluyor iftar sofrası. Aile fertleriyle, hayırlı insanlarla birlikte oluyoruz iftar sofrasında. Hayırlı insanlar soframıza iştirak etmişlerse kendi sevapları hiç eksilmeksizin sevaplarının bir benzeri bize yazılıyor… Ama soframızın görünmeyen konukları da var… Onlar melekler… Soframıza yemek için gelmiyorlar… Onlar, gün boyu Allah için aç kalıp “hû!” diyenlere istiğfar ediyorlar, günahlarının bağışlanması için Allah’a dua ediyorlar…

Haydi çok hoş bir iftar müjdesini daha okuyucu ile paylaşalım:

Dinî geleneğimizde yer alan gönül aydınlatıcı bir habere göre iftar vakti oruçlunun ağzındaki açlık kokusu, Allah katında misk kokusundan daha değerli sayılmaktadır. Çünkü o, Allah için aç kalmanın kokusudur.

Teravih Müjdesi

Ramazan müjdeleri devam ediyor…

Ramazan ayında yatsı namazına ilave olarak, vitirden önce kılınan teravih namazının da insanların günahlarının affına vesile olacağı nebevî müjde ile bildirilmiştir. Müjdeler Peygamberi Fahr-i Kâinât Efendimiz, bu konuda şöyle buyurmaktadır:

“Bir kimse ramazan-ı şerifin gecelerinde ibadetin sevabına inanarak ve mükâfatını sadece Allah’tan umarak O’nun rızası için teravih namazını kılarsa, geçmiş günahları bağışlanır… Faziletine inanarak ve mükâfatını umarak Allah rızası için ramazan gecelerini ibadetle geçiren kimsenin geçmiş küçük günahları bağışlanır.”

İşte bu da bir büyük ramazan müjdesi… Teravih müjdesi… Bu sebeple olsa gerek ki Müslümanlar teravih için camileri dolduruyorlar.

Ramazan Ecri

Ramazan müjdelerinin en ferahlatıcı olanlarından biri de “ramazanda oruç tutmanın sevabının tüm ölçülerin ötesinde ve üstünde olacağı”dır. En başta bu müjde olmak üzere diğer ramazan müjdelerini de ihtiva eden bir hadisinde Rasul-i Ekrem Efendimiz şöyle buyurur:

Aziz ve Celil olan Allah: “Ademoğlunun işlediği her hayır ve ibadette kendisi için (bir menfaat düşüncesi var)dır. Fakat oruç böyle değildir. Çünkü oruç, halis Benim (rızam) için yapılan bir ibadettir. Onun mükâfatını da Ben veririm.” buyurdu. Oruç bir kalkandır. Herhangi biriniz (bilhassa) oruçlu bulunduğu gün, artık kötü söz söylemesin ve bağırıp çağırmasın. Eğer biri kendisine söver veyahut onunla dövüşmek isterse hemen “Ben oruçluyum” desin! “Muhammed’in canı elinde olan Allah’a yemin ederim ki, oruçlunun (ağzındaki açlık) kokusu kıyamet gününde Allah katında misk kokusundan daha temizdir. Oruçlunun, kendileriyle ferahlanacağı (iki mühim) sevinci vardır: İftar ettiği vakit iftarıyla sevinir; Rabb’ına kavuştuğu zaman da oruc (unun mükâfatı) ile ferahlanıp sevinir.”

Evet… Oruçta riya olmaz! Oruca Allah için samimiyetle niyet eden, sevaplı, bol ecirli, dualı, ferahlı ve bereketli bir iftara erişir. Riyanın karışamadığı oruç, Allah için tutulmaktadır ve sevabı da O’na aittir. Oruçlu, iftar sevinciyle ferahlanacağı gibi, Rabbi’ne kavuşacağı an da orucunun mükâfatı kendisine hissettirilir. Bu, ne büyük müjde! Öyle değil mi?

Cennette Reyyan Kapısı Müjdesi

Bu yazıyı Peygamber Efendimiz’in, samimiyetle ramazan orucunu tutanlara verdiği büyük müjde ile tamamlamak uygun olur. Bu müjde, “oruçluların cennete özel bir kapıdan sevk olunacakları” haberidir. İşte o müjde:

Cennette Reyyan denilen bir kapı vardır. Bu kapıdan kıyamet gününde (cennete) yalnız oruçlular girer. O kapıdan onlardan başkası giremez. (Kıyamet gününde) “Oruçlular nerede?” diye nida edildiğinde, oruçlular kalkıp oradan girerler. Oruçluların sonuncusu içeriye girdiği zaman kapı kapatılır ve oradan içeriye (oruçlulardan) başka hiç kimse giremez!

Nebevî Müjdenin İzinde

Hz. Âişe’nin bildirdiğine göre bütün bu müjdelerin kaynağı olan Sevgili Peygamberimiz, bu müjdeler ayını diğer zamanlara göre daha bir duyarlılıkla değerlendirirdi. Özellikle ramazanın son on günü girince, geceleri (diğer gecelere göre daha bir duyarlılıkla) ihya eder, ehil ve ailesini (aile bireylerini ibadet için) uyandırır, ibadete daha fazla önem verir, diğer vakitlere göre daha çok bir ibadet gayretine ve çalışmasına girerdi.

Yüce Allah tarafından Kur’an’da, içinde “Kadir” olmayan bin aydan hayırlı olduğu müjdelenen mübarek “Kadir Gecesi”de ramazan ayındadır.

Evet… Müjdeler ayı olan mübarek ramazanın içindeki “müjdeler gecesi olan Kadir Gecesi” de gerçekten hayrı, sevabı, huzuru ve güzelliği açısından derinliği olan bir gecedir.

Şayet Peygamber Efendimiz’in izi sıra yürür ve ramazan ayını gereği gibi değerlendirebilirsek, biz de bu müjdelere erişebiliriz.

Haydi… Ramazan bilinciyle müjdelere doğru yürüyelim!

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Ağustos 2009 sayısında yayınlanmıştır.

Prof. Dr. Hüseyin Algül
Uludağ Üniv. İlahiyat Fak.

30 Tem 2009

TesettürÜşümesin diye örterlermiş üzerini kızlarının, uyuyanın üzerine kar yağarmış yoksa?Hasta olursa, ateşler içinde yanarsa, gözlerini kapatmadan beklerlermiş Fatma?nın anne ve babası. Örterlermiş üzerini, üşümesin diye Fatma’nın?
Örtüler, hiç bu kadar ısıtmamıştı ve örtülere hiç bu kadar hayret içinde bakmamıştı Fatma?
Dalında duran bir portakalı incelemeye başladı önce, örtüye bürünen portakala dikkatlice baktı? Tesettürü içinde gizli bir hazine barındıran portakala ulaşmak için onu Koruyan ve Kollayanı düşündü?
Hamile bir bayan geçiyordu yoldan, dikkatli bir şekilde yürüyordu, bebeğini koruyan tesettüre baktı? Tesettür paketinde gizli bir bilmeceydi bebek, Fatma buna da şaşırdı.
Sonra gözlerini vücuduna çevirdi. Kan ve et yığını olan vücuduna? Tesettürü içinde bilmediği bir alem vardı. Kalbini hiç görmemişti mesela, midesi nasıldı bilmiyordu. Bedeni tesettüre bürünmeseydi, aynaya her baktığında nasıl görürdü ki kendini?
Kar yağıyordu ve toprak kışlık tesettürünü giyiniyordu üzerine, toprakta bir tesettürdü. Mesela rahmetli dedesini saklıyor ve koruyordu? Toprak öyle bir tesettürdü ki dedesinden hatıra kalan çiçekleri kışları saklıyor ve her baharda çiçekleri gözlerinde güldürerek dedesini hatırlaması için sobeliyordu.
Akşam olmuştu gözlerini bu sefer geceye çeviriyordu Fatma. İnsanların uyumaları gereken zaman aralığında karanlık bir perde çekiliyordu, şehir tesettüre bürünüyordu. Evin ışıklarını yakıyordu annesi ve evlerinin tesettürü olan perdeleri çekiyordu birer birer. Neden perdeleri vardır ki evlerin? Bunu düşünmeye başladı Fatma. Bir kez daha şaşırdı, düşündüklerini dışarıya taşırmadan kendince tesettüre bürüyormuş Fatma?Düşünceler de tesettürlü olurmuş bunu anladı.
Özel olan her şeyin bir paketi vardı? Geçen ay annesine aldığı hediyenin paketini düşündü. Neden paketleriz ki hediyeleri diye sordu kendine. Babasına gelen davetiyelerin özel zarfları da çok hoş olurdu. Paketler özel olduğumuzu hatırlatıyordu tıpkı doğmamış anne karnında ki bebek gibi dedi ve heyecanlandı Fatma. Hediyelerin tesettürüymüş paket diye mutlu oldu.

Babaannesinin elinde ki Kur?an?ın da bir paketi vardı ve itina ile açardı . Babaannesi eline Kur?an?ı her aldığında gözlerindeki yaşları anlayamazdı Fatma. Kur?an?ın tesettürü de kapağıymış, onu açınca gizli bir hazine ile baş başa kalırmış insan, tıpkı babaannesi gibi?

Ölüleri neden kefenlerler diye düşündü Fatma. Öldükten sonra bu ince düşünce çok masumane? Bir kundak içinde geldiğimiz dünyadan giderken, bir kefene bürünmek. Doğumun tesettürü kundak ve ölümün tesettürü de kefen? Anne ve babasına kundak içinde Fatma?yı Veren, yanına alırken de bir kefen içinde alması ne ince bir düşünceydi. Ölümün tesettürü de kefenmiş diye düşündü Fatma?

Günlüğünü aldı eline, tesettür için düşündüklerini yazmaya başladı. Bir ara gözleri televizyona ilişti. Ayşe?nin tesettüre bakış açısını izledi. Üzüldü Ayşe’ye? Bu kadar basit tanımlanamaz tesettür dedi. Kapadı defterini, üşümeyesin diye üzerini örten annesine sordu:

-Anne başını üşümesin diye mi örtüyorsun?
-Hayır tabii ki, inancım gereği örtüyorum. İlk önce ??O?? istediği için?
-Ayşe’ye de dua eder misin?
-Neden kızım?
-Tesettürün ne olduğunu öğrensin diye…

Annesi tebessüm etti ve çıktı odasından.Fatma da Ayşe’ye dua ederek gözlerinin tesettürü olan göz kapaklarını kapatarak ölümün kardeşi olan uykuya daldı. Sessizce mırıldandı;
“Verilen ömrün tesettürü de ölümdü”

Yazar: MİHRİCAN KESKİN

Kaynak: senaidemirci.net

16 Tem 2009

Talih kuşuCahiliye döneminde, Araplar bir şey yapmaya niyetlendiklerinde kuş uçururlar, o kuşun sağa sola ya da yukarı aşağı uçuşuna göre kararlar verirlermiş. Müfessir Razî, “kuş uçurma”ya kaderi önceden belirlemek, geleceği okumak için başvurduklarını belirtir. Efendimiz [asm] de “kuş” anlamındaki “tayr”dan gelen “tıyera”yı “uğurluluk-uğursuzluk”un belirlendiği bir batıl inanç olarak tanımlamış ve kader kısmet için kuş uçurmayı ?şirk?in kardeşi olan ?cibt?ten saymıştır. (Hadis şöyle: Iyafe [kuşun isimleri, sesleri ve geçtiği yerlerden uğur ya da uğursuzluk anlamı çıkarmak] ve tıyare [önünden ceylan veya tavşanın sağdan sola geçmesini uğursuzluk, soldan sağa geçmesini uğur saymak]? cibt?tendir.) Cibt, gerçekte hiçbir güce sahip olmadığı halde kendisinde güç vehmedilen şeydir. Kendisi bizzat şer olmadığı halde bir şeye (meselâ 13 rakamına) uğursuzluk atfetmek cibttir. Kendisi tek başına bir artı değer vaad etmediği halde bir şeye koruyuculuk atfetmek de cibttir. Dudaklarını birbirine yapıştırıp ses çıkarırken eliyle tahtaya vurmak gibi?

Cahiliye döneminden köklerini alan bu gelenekte bu batıl uygulamanın aracı olan kuşlar (tâir, tetayyur, tıyera) ?şans, talih, uğur, kader ve kısmet? anlamlarında kullanılır oldu. ?Tayr? kelimesi, insanların kendi üzerlerindeki sorumlulukları ?kader?e yıkmak niyetiyle de söylenir oldu. Örneğin, İsra, 13. ayet, sorumluluktan kaçma tavrını, ?Biz her insanın kuşunu kendi boynuna geçirdik? diyerek reddeder. Yani, kimse ?kuş?u yüzünden kaybediyor ya da kazanıyor değildir. Aksine, ?her insanın kaderi kendi çabasına bağlıdır.? ?Her insan, vebalini kendisi yüklenir.?

Ne garip ki. Milli Piyango İdaresi?nin kendine ?şans? simgesi ve logo olarak seçtiği masum güvercinler de cahiliye Araplarının bu geleneğini ?millî? semâlarımızda kanatlandırıyor.

Milli Piyango?nun “Talih Kuşu”, cahiliye Araplarının sadece şans oyunlarını bugüne taşıyor değil, yılmaz bir bekçi olarak Ebû Cehillerin batıl inançlarını da milyonlarca kez çoğaltıyor. Gözümüze gözümüze sokuyor.

Senai Demirci

05 Haz 2009

russia-kamchatkaHer sabah dünyada ilk ezanın nerede okunduğunu, ilk kameti kimin getirdiğini ve ilk namazı kimlerin kıldığını biliyor musunuz?

Milyonlarca yıldır güneş ilk defa oraya doğuyor her sabah. Japonya’nın doğusuna, Rusya’dan okyanusa bir çengel gibi sarkan Kamçatka’ya… Dünyada güneşi ilk görenler Kamçatkalılar.

Kainatın deveranına eşlik etmeye de ilk olarak onlar davet ediliyor her sabah.

Ne kutlu bir davet…

Kamçatka‘da başlayan sabah ezanı, sırayla bütün ülkelere uğruyor, meridyenlerde konaklıyor, şehirlerde minareler arıyor kendine. Buhara, İsfahan, Şam, Mekke, Medine, Urfa, İstanbul gür sesli müezzinlerini ezanla buluşturuyor şerefelerde.

Bütün dünyada her an ezan okunuyor… İnsanlık her an kurtuluşa davet ediliyor…

Arap, Acem, Türk, Bosnalı müezzinler hepsi aynı cümleyi tekrar ediyor; Allahu ekber!

25 May 2009

Sual: ne demektir?
Cevap: Esmâ-ül hüsna, Allahü teâlânın güzel isimleri demektir. Allahü teâlânın Tirmizi’de bildirilen 99 ismi şunlardır:

allah-eser1- Allah: Her ismin vasfını ihtiva eden öz adı. Kendinden başka ilah bulunmayan tek Allah.

Bu ism-i şerif, Cenâb-ı Hakk’ın has ismidir. Bu itibarla diğer isimlerin ifade ettiği bütün güzel vasıfları ve İlâhî sıfatları içine alır. Diğer isimler ise, yalnız kendi mânalarına delâlet ederler. Bu bakımdan Allah isminin yerini hiçbir isim tutamaz. Bu isim, Allah’tan başkasına mecazen de verilemez. Diğer isimlerinden bazılarının, Allah’tan başkasına isim olarak verilmesi caizdir.

2- Er-Rahmân: Dünyada bütün mahlûkata merhamet eden, şefkat gösteren, ihsan eden.

3- Er-Rahîm: Ahirette, sadece müminlere acıyan, merhamet eden.

4- El-Melik: Mülkün, kâinatın sahibi, mülk ve saltanatı devamlı olan.

5- El-Kuddûs: Her noksanlıktan uzak ve her türlü takdîse lâyık olan.

6- Es-Selâm: Her türlü tehlikelerden selamete çıkaran. Cennetteki bahtiyar kullarına selâm eden.

7- El-Mü’min: Güven veren, emin kılan, koruyan, iman nurunu veren.

8- El-Müheymin: Her şeyi görüp gözeten, her varlığın yaptıklarından haberdar olan.

9- El-Azîz: İzzet sahibi, her şeye galip olan, karşı gelinemeyen.

10- El-Cebbâr: Azamet ve kudret sahibi. Dilediğini yapan ve yaptıran. Hükmüne karşı gelinemeyen.

11- El-Mütekebbir: Büyüklükte eşi, benzeri yok.

12- El-Hâlık: Yaratan, yoktan var eden. Varlıkların geçireceği halleri takdir eden.

13- El-Bâri: Her şeyi kusursuz ve mütenasip yaratan.

14- El-Musavvir: Varlıklara şekil veren ve onları birbirinden farklı özellikte yaratan.

15- El-Gaffâr: Günahları örten ve çok mağfiret eden. Dilediğini günah işlemekten koruyan.

16- El-Kahhâr: Her istediğini yapacak güçte olan, galip ve hâkim.

17- El-Vehhâb: Karşılıksız nimetler veren, çok fazla ihsan eden.

18- Er-Razzâk: Her varlığın rızkını veren ve ihtiyacını karşılayan.

19- El-Fettâh: Her türlü sıkıntıları gideren.

20- El-Alîm: Gizli açık, geçmiş, gelecek, her şeyi, ezeli ve ebedi ilmi ile en mükemmel bilen.

21- El-Kâbıd: Dilediğinin rızkını daraltan, ruhları alan.

22- El-Bâsıt: Dilediğinin rızkını genişleten, ruhları veren.

23- El-Hâfıd: Kâfir ve facirleri alçaltan.

24- Er-Râfi: Şeref verip yükselten.

25- El-Mu’ız: Dilediğini aziz eden.

Devamını oku…

22 May 2009

125968653_69bd15dd35Bir okurumuzdan gelen “Kur’an’da Hz. Peygamberin ümmi olduğu belirtilmektedir. İlk emri ‘oku’ olan, ilim öğrenmeyi teşvik eden bir dinin Peygamber’i nasıl olur da bu konuya bigane kalabilir? şeklindeki soruyu uzman ilahiyatçı Fatma Bayram şu şekilde cevapladı:

Fatma Bayram (İlahiyatçı):Allah’a ve O’nun peygamber ve ümmî olan elçisine iman ediniz” (A’raf 158) ayetinin yanında yalnız Peygamberin değil, Kureyş’in ve Arapların çoğunun da ümmî olduğunu beyan eden Cuma Suresi 2. ayet ile Peygamberin Kur’an’dan evvel bir kitap okumadığını, elinin kalem tutmadığını ifade eden Ankebut 48. ayetleri Hz. Peygamberin ümmîliğinin Kur’an tarafından da açıkça ortaya konduğunu gösterir. Buharî, Müslim, Neseî ve Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde bahsedilen Hudeybiye sulhu sırasında Mekke heyetinin talebi üzerine “Allah’ın Rasûlü Muhammed” ibaresinin silinip yerine “Abdullah oğlu Muhammed” yazmak gerekince senedin katipliğini yapan Hz. Ali bu silme işini kabul etmemiş, bunun üzerine Hz. Peygamber -metni okuyamadığı için- ibarenin neresi olduğu kendisine gösterilmek sûretiyle o bölümü bizzat kendisi silmiştir. Söz konusu Peygamber olunca ümmîlik bir kusur ve eksiklik değil, aksine Onun peygamberliğinin en önemli delillerinden sayılır. Bu nedenle tarih boyunca Peygamberin peygamberliğini kabul etmeyenler bunca delilin aksine Onun okuma yazma bildiğini ve vahiyden önce de eğitildiğini ispatlamaya uğraşmışlardır.

Kureyş Rasûl-i Ekrem’in hayatına tamamen vakıftı. Onun ne yaptığına, ne ettiğine, seyahatleri esnasında ne iş gördüğüne bütün ayrıntılarıyla aşina idi. Hayatının hiçbir safhası Kureyşlilerce meçhul değildi. Peygamberliğinden sonra Ona kâhin, deli, şair gibi sıfatlar yakıştırmışlar, ama kimse Onun daha önceden bir eğitim aldığını ve Kur’an’ı kendisinin yazdığını söyleyememiştir. Medine’li Yahudiler de Hz. Peygamber’i denemek için zaman zaman kendisine, ancak kutsal metinleri okuyanların bilebileceği sorular yöneltmişler ve Peygamberin verdiği cevaplar karşısında şaşkınlığa düşmüşlerdir.

Bazı tarihçiler Hz. Peygamberin ömrünün sonuna doğru okuma-yazma öğrendiğini söylerlerse de bu rivayet tevatür derecesindeki diğer rivayetlerin yanında zayıf kalmaktadır.

Peygamberin ümmiliği Onun getirdiği Kur’an’ın ilahi bir kaynaktan geldiğinin en önemli delilidir. Ayrıca ilim sahibi olmak okur-yazar olmakla birebir örtüşmez. Her okur yazar ilim sahibi olamayacağı gibi özellikle söz konusu olan ilahi bilgi olunca ona sahip olmak için okur-yazar olmak gerekmediğini Allah bizzat kendi Rasûlü ile göstermiştir.

Ayrıca bizlerin on-onbeş günde öğrendiğimiz Arap alfabesi bugünkü haline peygamberden çok daha sonra Emeviler döneminde ulaşmaya başlamıştır.. O günkü yazıda harekeler olmadığı gibi noktalı harflerin noktaları dahi yoktu. Yazı gelişmemişti. Ve okur-yazar sayısı Arap toplumunda istisna sayılacak kadar azdı.

sonpeyganber.info Sorularla Peygamber bölümü

22 May 2009

gulFedâle ibn-i Ubeyd (radiyallahü anh) hazretlerinin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Efendiler Efendisi (aleyhi ekmelüttehâyâ) Veda Haccı esnasında şunları söylemiştir:

Size gerçek mü’minin kim olduğunu söyleyeyim mi?

O, diğer kimselerin malları ve canları hususunda kendisinden emin bulunduğu insandır. Doğru müslüman başka insanların, onun dilinden ve elinden gelebilecek zararlardan salim olduğu kimsedir. Hakikî mücahid nefsinin engellemelerine rağmen ömrünü Allah’a itaatla geçiren yiğittir.. ve hâlis muhacir de hata ve günahlardan uzak duran iman eridir.

(Müsned, 6/21)

14 May 2009

İlkokulu bitirip kursa gelmişti. Ailesi kendi isteğiyle geldiğini söylemişti. Kayıt için adını sorduğumda:
“-Fatma” dedi, hiç de çekinmeyen bir tavırla… Ve ekledi:
“-Eğer beni hafız yapmazsanız, kayıt yaptırmak istemiyorum.”
Böyle tehdit edercesine konuşması, onu yaşından daha olgun gösteriyordu. Tebessümle:
“-Korkmayın küçük hanım, siz isteyin hafız da yaparız, hoca da!..”
O küçük gözlerinin içi parıldadı birden.
Annesi:
“-Hocahanım, çocuk işte, kusuruna bakmayın. İlle de hâfız olacağım der, başka bir şey demez. Bizim köyün hocasından duymuş. Peygamber Efendimiz, “Hâfız olanlara cennette taç giydirilecek!” buyurmuşlar herhalde. Siz daha iyi bilirsiniz ya, biz bu kadar duyduk anladık!..”
Kendisini teselli etmek ihtiyacı hissettim:
“-Tabii teyze, ne demek!.. Keşke herkes sizin gibi duyduklarını hemen kabul etse de teslim olsa… Siz hiç merak etmeyin, kızınız önce Allah’a sonra bize emanet!..”
Kadıncağız elime yapıştı. Öpecekken ellerimi geri çektim, utandım. Tuttum, ben onun elini öptüm. Gözleri yaşardı.
“-Hocahanım bu eller, gözler hep günahlı, asıl sizinkiler öpülmeye layık!..”
“-Estağfirullâh teyze!” dedim . “O âhirette belli olur.”
***
Bu konuşmadan sonra kaydını yaptığımda Fatma’nın Erzurumlu olduğunu öğrendim. Bir an düşündüm.
“-Küçük nasıl kalacak, bu kadar uzaklarda…”
Zaman ilerledikçe Fatma’nın edepli tavırları daha da çok etkiledi beni. Azimliydi. Geceleri uykusunun arasında ayetleri sayıklarken görüyordum çoğu kez. Böyle devam ederken arada bir bana gelip çeşitli sorular soruyordu. Birgün:
“-Hocam hâfız olmak için Kur’ân’ı bitirmek mi lazım?” diye sordu. Ben de:
“-Tabii ki hepsini ezberleyeceksin ki, “hâfız” adını alacaksın.”
Bu cevabıma çok üzülmüş gibiydi. Bir şey demek istiyordu sanki… Teşekkür etti ve döndü arkasına gitti.
Derslerim arasında onlara sürekli Kur’ân ezberlemekle işin bitmeyeceğini mutlaka içindekileri uygulamanın gerektiğini hatırlatıyordum. Talebelerden biri:
“-Hocam” dedi. “Fatma’nın annesi, abdestli olmayanların hâfızlara dokunamayacağını söylemiş. Bu doğru mu?” diye sordu.

Çok ilginçti doğrusu. İçimden “mâşallâh!” dedim. Ve onların sorularına da cevap vermek için, “Osmanlı zamanında atalarımız Kur’ân’a ve hâfıza kıymet verdiklerinden öyle yaparmış.” dedim.
Çok hoşlarına gitmişti bu iş. Hepsi âdetâ kendilerini ulaşılması zor, vitrindeki altın gibi görüyorlardı.
“Görsünler” dedim kendi kendime… Bu yaşta, buralara gelmişler. Allah’ın kelâmını ezberliyorlar, onlara fazla görmem bunu.
Bu arada Fatma ara sıra rahatsızlanıyor ve revirde yatıyordu. Zaman geçtikçe Fatma’nın morali ve sağlığı daha da çok bozuluyordu. Birgün dersini 2 kez aksatınca sormak zorunda kaldım:
“-Ne oldu, yoksa anneni mi özledin?”
Sert bir şekilde bana döndü. Solgun yüzüne bir ciddiyet gelmişti:
“-Hayır”, dedi.
“-Öyleyse neden moralin bozuk? Sık sık da hasta oluyorsun!” dedim.
Yalvarır gibi oldu. Gözleri dolmuştu:
“-Yanlış anlamayın, inanın ki annemi özleyip de gitmek istediğim yok. Burayı çok seviyorum. Allâh’ımdan çok korkuyorum. Buraları terk edersem, bana âhirette hesabını sormaz mı?”
Dilim dudağım bağlandı. Bir şey diyemedim. Suçlu bile hissettim, kendimi. O küçük kalbte bu ne îmandı, Yâ Rabbi! Onu hayranlıkla izliyordum.
Birgün çok rahatsızlandı. Doktora götürmek zorunda kaldık. Bir çok tahlillerden sonra, arkadaşım olan doktor hanım:
“-Hocahanım, derhal bu talebeyi ailesinin yanına gönder.” dedi. Şaşkınlıkla:
“-Neden?” diye sordum. Bana:
“-Belki üzülecek, hatta inanmayacaksın ama, bu talebe “kanser!..”.
Âdeta başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü.
***
Hastâneden ayrılırken Fatma’ya hiç bir şey diyemedim. O ise hâlimi anlamış gibi, bana sorular sorup dikkatimi dağıtmaya çalışıyordu. Kulağıma eğilerek:
“-Hocam” dedi. “Azrail insanların canını alırken nasıldır?”
Ağlamamak için zor tutum kendimi:
“-Mü’min kullara karşı çok güzel bir sûrettedir.” dedim.
Mırıldandı:
“-Belki hafız olamam, ama Elhamdülillah mü’minim!” diye.
Hâfız olmak için Kur’an’ı bitirmek gerektiğini söylediğimde neden üzüldüğünü şimdi anlamıştım. Demek ki hastalığını biliyordu.

Bir kaç gün sonra eşyalarını hazırlamaya başladık. Çünkü artık dayanılmaz acılar içinde kıvranıyordu. Evine gitmesi gerekiyordu. Ailesi geldi. Fatma yanıma gelerek, mahcûbiyetle:
“-Bana kızmadınız değil mi? Eğer söyleseydim belki kursa almazdınız!..”
“-Ne demek!.. Nasıl kızarım sana..” dedim. “Hem sonra, sakın üzülme hâfızlığımı bitiremedim diye. Bu yola girdin ya, Rabbim seni hâfızlar zümresinden yazmıştır inşâallâh!” dedim.
Öyle sevindi ki! Sarıldı boynuma:
“-Gerçekten ben şimdi hâfız sayılır mıyım? Anne bak duydun değil mi?” Hüngür hüngür ağlıyordu.
Ya Rabbi, bu ne aşktı!
Rabbimin hikmeti tecelli etse de iyi olsaydı şu Fatma, ne güzel bir kul olurdu.
***
Böylece Fatma’yı gözyaşları ile Erzurum’a uğurladık. Çok geçmedi. Bir iki hafta sonra ailesi ağırlaştığı haberini verdi. Bu bir iki hafta içinde ondan iki mektup almıştım. Bana hep hâfızlık tâcını merak ettiğini, bunun rüyalarına bile girdiğini yazıyordu.
Birgün sabah namazından sonra telefon çaldı. Fatma’nın annesiydi karşımdaki ses… Ağlamaklı bir sesle:
“-Hocahanım Fatma’yı uğurladık. Rica etsem bir hatim okur musunuz?” deyince, ben de dayanamadım ağlamaya başladım.
Annesi beni teselli edercesine telefonu kapatmadan:
“-Size ölmeden önce şunu söylememi istedi”, dedi. Hıçkırarak:
“-Anneciğim, hocama söyle!.. Azrâil söylediğinden de güzelmiş.”
***
“Ey Rabbim; senin kelamın için yanıp tutuşan, yoluna yapışıp kelâmına sımsıkı sarılan kulunu, sen son nefesinde yalnız bırakır mısın hiç?”

13 May 2009

soru-isareti“Madem önceden biliyor ne yapacağımızı, o zaman ne yaparsak yapalım O’nun bildiğini yapıyoruz. Boş yere uğraşıp duruyoruz. Kaderin mahkûmuyuz.”

Hemen kalk yerinden bir takvim yaprağına bak. Orada senin de önceden bildiğin şeyler yazılı. Güneşin, meselâ üç ay sonra, oturduğun şehirde hangi dakikada doğacağını ve batacağını yazmış olmalılar. Artık sen de önceden biliyorsun. Acaba güneş, sen öyle bildiğin için mi o dakikada doğuyor? Yoksa güneş o dakikada doğacağı için mi sen öyle biliyorsun? Gördüğün gibi, bilmek olmayı belirlemez, olmak bilmeyi belirler. Bir iş olmuşsa/olacaksa, öyle bilinir. Bir iş nasıl bilinirse, öyle olmaz. Öyle bilindi diye öyle olmaz. Öyle bilinecek diye öyle de olmaz. Allah’ın da önceden bilmesi, ne edeceğimizi belirliyor değil. Bizi böyle ettiğimiz için, O önceden öyle biliyor. Yoksa, O’nun da sonradan bilmesini mi arzu ederdin. Zamanı yoktan var eden, sence zamana mahkûm mu olsun? O da mı “az sonra”ları beklesin?

***
“Hayır ve şerri Allah’tan biliyoruz. Üstelik, böyle iman etmemiz isteniyor. Şer Allah’tan ise ben var olan bir şerri tercih ettim diye, bir kötülüğü seçtim diye bana niye günah yazılıyor, niye hesap soruluyor?”

Sanıyorum, en son girdiğin test sınavını unuttun. Sınav kâğıdında, her sorunun altında bir doğru cevap, dört yanlış cevap yazılıydı. Yani, elinde tuttuğun kitapçıkta “yanlış”lar “doğru”ların dört katı fazlaydı. Hiç sınav kitapçığını/kâğıdını hazırlayanlara, “Niye bu kadar yanlış yazdınız?”diye itiraz etmek aklına geldi mi? Onların “yanlış”ları yazmaları sence “yanlış” mıydı? Elbette ki hayır! Onların yanlışları yazmaları senin doğruyu seçme yeteneğini görmeleri içindi. Onların yanlış yazmaları yanlış değil, senin yanlışı seçmen yanlıştır. Bunun gibi, dünyada doğrular da var, yanlışlar da… Yanlış olanın önünde seçenek olarak durması yanlış değil. Senin onu seçenek olarak seçmen yanlış! Bu kuralı büyüklerimiz, “halk-ı şer, şer değil, kesb-i şer şerdir!” diye yazmışlar. Anlayacağın: Allah’ın kötülüğü var etmiş olması kötülük değil, senin kötülüğü seçmen kötülüktür.

***

“Kader belirlenmiş, bize yapacak bir şey kalmamış.. Madem ki, Allah cennetlik mi cehennemlik mi olacağımızı baştan biliyor. Bizi niye yoruyor, en başından koysaydı ya cennetine ya da cehennemine?”

Dünyada ne edeceğimizi biliyor Allah: Doğru. Önceden biliyor: Bu da doğru. Peki ya O’nun önceden bildikleri sonradan olmazsa, O neyi bilmiş olacak! Sonradan olacaklar olacak ki, önceden bilmesi doğru olsun… Farz edelim ki, “biliyorum nasılsa” diye hiçbirimizi dünyaya göndermeden cennete/cehenneme koyuverseydi. Dünya hiç olmasaydı. Hayat hiç kimse tarafından yaşanmasaydı. O zaman O’nun da bildiği şimdiki yaşadıklarımız değil, “biliyorum nasılsa” diye başından cennete/cehenneme koyulduğumuz olacaktı. Sonradan bilmek için bir şeylerin önceden olması gerektiği gibi, önceden bilmek içinde bir şeylerin sonradan olması gerekir. Şimdi olan bitenin hepsi O’nun önceden bildikleri ama bizim olduktan sonra bildiklerimizdir. “Ben kaderin mahkûmuyum” derken, acaba, O çok önceden öyle biliyordu diye O’nun bildiğine göre mi davranıyorsun? Bunu yapabilmen için, O’nun önceden bildiğini O’ndan önce bilmek gibi bir yeteneğin olmalı. Bir eylemi yaparken, önceden yazılmış bir şey okuyarak yapmadığına göre, senin eylemlerini kaderin belirliyor değil, sen kaderinde ne yazıldığını/yazılacağını belirliyorsun. Ne yapıyorsan, o yazılıyor kaderine. Şimdi yaptığını sonradan öğreniyorsun. İşte kaderin de o sonradan bildiğine göre yazılıyor. Sonradan bildiğine göre önceden davranabiliyor olsaydın, örneğin bir sınavı hemencecik kazanabilirdin, diplomanı fakülteye girer girmez de alırdın! Çok kolay: “Kaderimde diploma alacağım yazılmış, öyleyse yan gelip yatsam da, diplomamı alacağım” deyip de yan gelip yattığında, sadece yan gelip yatmış olursun. Böylece kaderinin de “yan gelip yattığı için diplomayı alamadı” şeklinde yazıldığını çok sonra fark edersin!

Senai DEMİRCİ

senaidemirci.net